27 Ekim 2018 Cumartesi

ANKARA KALESİ.203 "TÜRKİYE CUMHURİYETİ 100 YILLIK BİR PARANTEZ DEĞİLDİR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN ((İlk Yayın Tarihi: ANKARA, 20.11.2014 & 20 Kasım 2014) - Türkiye Cumhuriyeti tez,antitez ya da parantez olmanın ötesine giderek, çağdaş bir sentez olarak ,yeni dönemde bütün dünyaya örnek gösterilen bir devlet konumuyla öne çıkmaktadır.

ANKARA KALESİ.203

TÜRKİYE CUMHURİYETİ
100 YILLIK BİR PARANTEZ DEĞİLDİR

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 27.11.2018

Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yıldönümü yaklaşırken , bazı ulus devlet karşıtı çevreler Atatürk’ün çağdaş cumhuriyet devletini yüz yıllık parantez olarak ilan etmeye başladılar . Dünyanın merkezi coğrafyasında kendi konumlarına göre özel çıkarları doğrultusunda plan ve programlar geliştirenler ile emperyalizmin çıkarları doğrultusunda belirli projelere angaje olarak , ortalık alanı bu gibi yaklaşımlar için hazırlamaya çalışanlar , Türk ulusunun bir ölüm kalım savaşı verdikten sonra ilan etmiş olduğu bağımsız halk cumhuriyetini , geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan dünya koşulları ve konjonktürünün dayatmış olduğu bir geçici bir siyasal yapılanma olarak görmekte ve bu doğrultuda uluslar arası konjonktür doğrultusunda açılmış bir parantez olarak ifade etmektedirler . Şeriat devleti peşinde koşan siyasal İslamcısından tutun da , küresel sermayenin militanlığına soyunmuş olan neoliberal gruplara kadar , geçici bir parantez değerlendirmesi öne çıkarılmakta , cumhuriyetin yüzüncü yılına kadar gelemeden tasfiye edilmesi gerektiği vurgulanarak , bu doğrultuda artık bu paranteze bir son verilmesi gerektiği ,açıkça dile getirilmektedir . Yüz yıl önceki koşulların ortadan kalktığı öne sürülürken , o dönemin koşulları yüzünden açılmış olan parantezin , değişen koşullar dikkate alınarak kapatılmasının zorunlu olduğunu, bazı inançlı militan siyaset adamları her fırsatta söyleyerek , Türk devletinin geleceğini n olmadığını ,artık bu tür bir devlet yapılanmasının merkezi alanda barınamayacağını bir yıkıcı tez olarak siyaset sahnesine getirmektedirler .
Türkiye Cumhuriyeti karşıtlarının, bu devleti tasfiye kararı almaya hakları yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti karşıtlarının ,bu devletin geleceği ile ilgili olarak tasfiye kararı almaya hakları olmadığı gibi, Türk ulusunun dünyanın en büyük emperyalist güçlerine karşı büyük bir mücadele vererek elde etmiş olduğu bağımsız bir devlet çatısı altında yaşama güvencesini de tümüyle ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülmektedir . Herkesin hem etnik kökeni , hem de dinsel ya da kültürel kimliği birbirinden çok farklı olabilir . Herkes kendi kimliğine veya çıkarlarına göre farklı devlet modelleri peşinde koşabilir . Siyasal hareketler ve örgütler bazen kendi devletlerini kurmak üzere yola çıkabilirler, ya da koşullar ayrı bir devlet kurmaya elverişli değilse, o zaman da var olan devlet yapısını kendi kimliklerine ya da çıkarlarına göre değiştirmeye kalkışabilirler . Dünya tarihi bu çekişmenin çeşitli örnekleri ile dolu olan bir devletler mezarlığı olarak görülebilir . Her devlet belirli bir aşamada dünya sahnesine çıkmış olabilir , daha sonraki dönemde koşullar değişti ise, o zaman da var olan devlet yapısını yeni ortaya çıkan koşullar doğrultusunda yeniden yapılanmaya zorlayan oluşum ya da siyasal hareketler gündeme gelebilir . Bu gibi süreçlerde halen var olan ya da geçmişten gelen devletler ,kendilerini yeni koşullara uygun bir biçimde yenileyebilirse o zaman gelecek yüzyılda da yollarına devam edebilirler .Kendini yenileyemeyen ya da zaman içinde zayıf kalarak gücünü kaybeden devletler, hızla çöküşe ya da dağılmaya doğru sürüklenmektedirler . Bu açıdan yeryüzü haritasında yer alan bütün devletler benzeri bir gelişme sürecinden geçmişlerdir . Tarihin ortaya koyduğu gerçekler açısından konu ele alınırsa , her devletin tarihin belirli bir aşamasında dünya sahnesine çıktığı , geçen zaman dilimi içinde kendini yenileyenlerin başarılı devletler olarak yollarına devam ettikleri , kendini yenileyemeyenlerin ise ,başarısız devletler olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini istemeden almak zorunda kaldıkları görülmektedir .
Atatürk Cumhuriyetinin defterini dürme çabaları
Türkiye’de cumhuriyet düşmanları Atatürk Cumhuriyetinin defterini dürme doğrultusunda yüzüncü yıldönümüne gelmeden devletin tasfiyesini zorlarlarken ,bir de Türkiye’nin doğu bölgelerinde ayrı etnik ya da dinsel yapılanmalar üzerinden farklı devlet modellerini devreye sokmaya çalışan kesimler , Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde ülkeyi kurtarmak isteyen son Osmanlı hükümetinin tehcir uygulamasını tersine çevirerek ,tehcirin yüzüncü yılında tekrar Türk ve Müslüman kimliğinin dışında devlet yapılanmaları arayışı içine girenler , gene bir parantezin kapatılmasından söz etmektedirler . Osmanlı İmparatorluğu sonrasında , Misakı Milli sınırları içerisinde güçlü bir ulusal devletin ,ya da çağdaş cumhuriyetin yapılanmasını bir türlü kabül edemeyenler , Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığını parantezcilik oynayarak sürdürmek istemektedirler .Bu doğrultuda birinci dünya savaşı ile doğu Anadolu tehcirinin yüzüncü yıllına gelindiği aşamada Türk devleti için parantez eleştirileri ve suçlamalarının sayısı artmakta ,her türlü yayın organında Türkiye Cumhuriyeti , merkezi alanda zorunluluklar nedeniyle ortaya çıkmış olan siyasal bir parantez olarak açıklanmaya çalışılmaktadır .Türk devleti açısından küçültücü ve aşağılayıcı bu tutum ve davranışların cumhuriyet düşmanlarının sözlerinde her geçen gün daha fazla yer alması karşısında ,Türk kamuoyunda bir parantez tartışması son aylarda giderek artmıştır . Başta Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olmak üzere siyaset sahnesinin diğer aktörleri de , Türk devletinin bugün gelmiş olduğu aşamayı bir parantezci yaklaşım çerçevesinde ele alarak anlatmaya çalışmaktadırlar . Uluslarası ilişkiler alanında kariyer yapmış olan Türkiye’nin yeni başbakanı , biraz kamu hukuku okusaydı ya da devlet olgusu üzerine birkaç kitap karıştırsaydı , Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak kasten çıkarılmış olan parantez tartışmalarına girmeyerek , ülkeye ve devlete zarar verebilecek bu tür tartışmalardan uzak durmayı tercih edebilirdi .
Kasıtlı olarak parantez kavramını Türkiye’nin geleceği doğrultusunda kullanan kararlı kişiler,
Kasıtlı olarak parantez kavramını Türkiye’nin geleceği doğrultusunda kullanan kararlı kişiler, yakın gelecekte Türkiye Cumhuriyeti gibi güçlü ve çağdaş bir ulus devleti orta alandan kaldırmak istedikleri için, parantez kavramını bilinçli olarak öne çıkarmakta ve bu kavramdan hareket ederek Türk devletinin kalıcı esas devlet olmadığını ve bu nedenle de ancak bir parantez durumu ile açıklanabilecek geçici bir statüye sahip olduğunu ,Türk kamuoyuna genel anlamda benimsetmeye çalışan Türkiye karşıtları , Türklerin bağımsız devletini bir parantez kıskacı içine alırlarken , bu devletin aslında kalıcı olmadığını ve tüm parantezler gibi geçicilik gösterdiğini ,Türk kamuoyuna anlatmaya çalışmaktadırlar . Parantez kavramının her zaman için genel doğrunun dışına çıkan durumları ifade etmesinden yararlanmak isteyen cumhuriyet düşmanlarının , Türk devletini de genel doğru çizgisinin dışında kalan bir siyasal oluşum olarak tarih sahnesine çıktığını , normal duruma dönülme noktasına gelindiğinde bugün sınırları içinde Türk devletinin egemenlik düzeninin geçerli olduğu Misakı Milli yapılanmasının, söz konusu olamayacağını açıkça dile getirmekten çekinmemektedirler . Normal bir yazı düzeninde nasıl normalin ötesindeki kelimeler ya da açıklamalar yazının içinde belirtilirken parantez içine alınıyorsa ,Türkiye Cumhuriyetinin varlığı da istisnai durum gibi düşünülerek ,geçicilik parantezi içinde açıklanmaya çalışılmaktadır . Parantezci yaklaşım içinde Türk devletini ele alanlar , parantez olarak kabül ettikleri Türkiye Cumhuriyeti’nin geçici bir devlet olduğunu , bu nedenle hiçbir zaman kalıcılık iddiasında bulunamayacağını , tüm diğer parantez içinde belirtilen geçici durumlar gibi ,Türk devletinin de tarih sahnesinde geçicilikten öteye gidemeyeceğini , her aşamada dile getirmekten kaçınmamaktadırlar . Siyaset biliminin ortaya koyduğu bilgiler doğrultusunda ,ancak başarısız olan ya da zayıf kalan devletler için geçicilik ya da istisnai durum konumu öne sürülebilmektedir . Ne var ki , bütün devletler ,geleceğe dönük bir biçimde sonsuzluk iddiasına dayalı olarak kurulduğu için, her devletin içinde bulunduğu gerçek durum ve koşullar genel olarak devletlerin geleceğini belirlemektedir .

Siyaset bilimi açısından!..
Siyaset bilimi açısından konu ele alındığı zaman , Oswald Spengler isimli bir bilim adamının medeniyetler teorisi olarak ortaya konulan kuramı doğrultusunda değerlendirme yapmak gerekmektedir . Spangler’in teorisine göre , devletlerin hayatı da tıpkı diğer canlılara benzemekte ve bu doğrultuda tıpkı diğer canlı varlıklar gibi doğmakta , büyümekte ve belirli bir süre yaşadıktan sonra ölmektedirler . Sosyoloji ve siyaset bilimi teorisi açısından ,devletlerin de yaşayan diğer canlılar gibi böylesine bir var olma sürecinden geçtiği görülmektedir . Her devletin önce bir var olduğu ,bir en güçlü ve tepe noktada varlığını güçlendirdiği ama belirli bir zaman dilimi içinde de zayıflayarak güç kaybetme noktasına geldiği görülmekte ve bu aşamadan sonra da çöküş ve dağılma oluşumları ile devletler tarih sahnesinden çekilmektedirler . Yıkılan devletlerin ahalisi hemen yok olmamakta ,vatan topraklarını oluşturan ülke de bir toprak parçası olarak varlığını devam ettirdiği için ,aynı ülke üzerinde eski ahalinin yeniden örgütlenmesi ile eskisinden çok farklı doğrultuda yeni devlet yapılanmaları ortaya çıkabilmektedir . Parantez kavramını kullanarak Türk devletini ele alanlar , bu tezleri dikkate alarak hemen bir devletin sonunu hızlandırılmış bir siyasal gelişmeler doğrultusunda hazırlayarak ve sona erdiren örneklerden yararlanarak bir devletin geleceği ile oynayabilmektedirler Devlet karşıtlarının iyi bildikleri bu durumları var olan devletlerin kurumları da aynı derecede iyi bildiği için ,parantez teorilerinden ya da yaklaşımlarından hemen sonuç çıkmamaktadır . Devlet güçleri , değişen siyasal ve sosyal koşulları iyi izleyerek önlemler almaya başladığı zaman , geçicilik suçlamasıyla öne çıkan parantezciler geri adım atma durumunda kalabilmektedirler . Aksi durumlarda ise , devlet yapılarının devlet düşmanları tarafından çökertilerek dağıtılma aşamasına sürüklenildiği ortaya çıkmıştır . Devletlerin büyüklüğü ya da güçlülüğü gibi kriterler ,siyasal yapılanmaların devam edip etmemesi ,ya da sona erip ermemesi gibi durumlarda etkin bir role sahip bulunmaktadır .

Bir devlet yapılanmasının kalıcı olması ya da geçici olarak kalması gibi durumlar daha çok dünya konjonktüründeki gelişmelere göre belli olmaktadır . Bu noktada , bütün devletlerin dünya haritası üzerindeki yerinin jeopolitik açılardan gösterdiği konum ile birlikte , büyük devletler arasındaki hegemonya çekişmesi sürecinde güç merkezleri arasındaki çekişmeler ya da öne geçme gibi durumlar da belirleyici olabilmektedir . Bu çekişme süreci içinde , devletler birbirleriyle rekabete kalkışırlarken, hem kendilerini korumaya öncelik vermekte hem de diğer devletlerden öne geçerek kendi çıkarları doğrultusunda dünya haritasının belirli bölgelerinde emperyal hedefler için etkili olabilmektedir . Bu gibi durumlarda , bazen büyük devletlerin dağılmasıyla küçük devletler gündeme gelebilmekte, ya da bazen da bu durumun tamamen aksi bir yönde bir devletin komşularını ele geçirerek bulunduğu bölgede daha güçlü ya da büyük bir yeni devlet modeli yapılanması ortaya koyduğu görülebilmektedir . Devletlerin parçalanmaları ya da komşuları aleyhine genişleyerek büyümeleri de , bölgesel ya da küresel güç merkezlerinin yeni jeopolitik konumlarına göre belirlenebilmekte , bu gibi durumların kalıcı olabilmesi ya da kısa bir zaman dilimi sonrasında geçicilik göstermesi de gene , siyasal güç merkezleri arasındaki çekişmelere bağlı olduğu gibi , bunların dışında ortaya çıkan başka faktörlerin yansıması olarak da farklı sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir . Bu çerçevede , bir devletin geçici bir parantez olarak belirtilebilmesi ,ya da geleceğe dönük olarak sonsuza kadar yaşayabileceğinin ifade edilebilmesi genel anlamda dünya düzeyindeki evrensel gelişmeler ile açıklanabilmektedir . Konjonktürel gelişmelerin ya da güç merkezleri arasındaki değişikliklerin küresel düzeyde çevreye yayılması ile, bir çok devletin kaderleri belirlenebilmekte ve bu doğrultuda dünya haritası yeniden biçimlenmektedir . Devletler arası ilişkilerde hiçbir zaman tam anlamıyla eşitlik ya da istikrar sağlanamamakta ,bu yüzden de küçük ve orta boy devletlerin geleceği devler arasındaki çekişmelerin gösterdiği yeni durumların etkinliği ile değerlendirilebilmektedir . İki yüzün üzerinde bir devlet sayısı ile dünya haritası değişkenliğe her zaman için gebe bir durumdadır .

Türkiye Cumhuriyeti , dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan orta boy bir devlet olarak her zaman için evrensel alandaki güç merkezleri arasındaki çekişmelerin ya da emperyal projelerin hedefine aldığı bir ülkedir . Dünyanın merkezinde yer alan bir büyük devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu alanında , Türk ulusunun bir var olma savaşı vermesiyle kurulmuş olan Türk devletinin ,varlığını koruyabilmesi ya da geleceğe dönük olarak yaşam süresini sonsuza kadar sürdürebilmesi için de, böylesine bir mücadele verilmesi gerektiği görülmektedir ,çünkü parantezci yaklaşımlar ile Türk devletine ömür biçilmekte ve kısa bir zaman dilimi içerisinde bu ulusal siyasal yapının ortadan kalkacağı ya da kalkması gerektiği açıkça ifade edilebilmektedir . İmparatorluklar devri devam ederken varlığını koruyabilen Osmanlı İmparatorluğu , ulus devletler çağına geçilmesi aşamasından sonra giderek zorlanmış ve bir Osmanlı ulusu yaratamadığı için, hem küçük küçük devletlere bölünerek Balkanizasyon sürecine alet olmuş hem de bu dönemin hemen ertesinde gündeme gelen Birinci Dünya Savaşında yenilerek teslim olmuş ve böylece devlet olma durumu da sona ermiştir . Osmanlı İmparatorluğu varlığını sürdürürken , hiç kimse bu büyük devlet için parantez ifadesini kullanarak Osmanlı hegemonyasının geçiciliği iddiasında bulunmamıştır . Ne var ki , Birinci Dünya Savaşının sonucunda ortaya çıkan yeni güç dengeleri içinde Atlantik güçleri olan İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu bölgesine gelerek ortak bir hegemonya düzeni kurmaları üzerine ,Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden geri çekilirken , geride bıraktığı merkezi topraklar üzerinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti doğal bir sonuç olarak ,ulusal kurtuluş savaşı zaferi sonrasında dünya haritası üzerindeki yerini almıştır .Osmanlı devleti hiçbir zaman geçici bir parantez konumunda olmamış ama , cihan savaşı sonrasında değişen dünya koşulları çerçevesinde teslim olarak bitme aşamasına zorla getirilmiştir .

Osmanlı sonrası dönemde ,bu büyük merkezi devletin üzerinde egemen olduğu on milyon kilometre karelik geniş alan üzerinde, bütün büyük güçlerin yeni projeleri olmuş ve bu doğrultuda çekişmeler ikinci bir dünya savaşına kadar sürüp gelmiştir . İlk proje , üzerinde güneşin batmadığı büyük dünya imparatorluğunun patronu konumunda olan İngiltere’nin olmuştur . İngilizler , geri çekilen Osmanlı devletinin hinterlandı üzerinde gene İstanbul merkezli bir büyük merkezi bölgesel yapılanma olarak Yakın Doğu Konfederasyonu adı altında dörtlü bir federasyon modelini ,kendisinin merkezinde yer aldığı yeni bir siyasal yapılanma doğrultusunda düşünmüş ama gücü yetmediği için ve de Fransa ile tam olarak anlaşarak ikili bir merkezi modeli gerçekleştiremediğinden ,böylesine bir emperyal bağımlılık projesi hazırlayıcılarının planları doğrultusunda gerçekleştirilememiştir . Britanya İmparatorluğu merkezi alana tam olarak egemen olamazken , ortağı konumundaki ikinci emperyalist imparatorluk sahibi Fransa da istediği gibi kendisine bağlı bir büyük bölgesel yapılanmayı gerçekleştirememiştir . Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük bir çöküş ile yıkılan Rus Çarlığı yerine bir sosyalist devrim sayesinde dünya sahnesine çıkmış olan Sovyetler Birliği projesi de, dünyanın kuzey yarıküresinde bölgesel bir devlet yapılanması ile ortaya çıkarken ,bu yeni güç merkezi yapılanmasının sıcak denizlere doğru yayılabilmesi doğrultusunda, merkezi alanın tam ortasında yer alan Anadolu yarımadasını da coğrafi bölgeleri esas alarak ,yedi ayrı devletçik olarak kendi oluşturduğu ideolojik birliğin çatısı altına alabilmeyi hedefliyordu . Bir anlamda Sovyetler Birliğinin de Anadolu topraklarına emperyal amaçlı bakması , Anadolu yarımadası üzerinde geride kalan Osmanlı ahalisi olarak Türkleri tam anlamıyla ortada bırakmıştı . Kalıcı olması gereken bir büyük imparatorluğun bir cihan savaşı sonrasında ortadan kaybolması üzerine, en az onun kadar güçlü olabilecek ve asırlar boyunca güçlü bir biçimde merkezi alanda devlet olarak varlığını sürdürebilecek bir yeni devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti ,Türklerin batılı emperyal güçlere karşı verdiği bir ulusal kurtuluş savaşı sayesinde tarih sahnesine çıkıyordu .

Yirminci yüzyıla girerken Avrupa emperyalizminin iki büyük devi olarak İngiltere ve Fransa dünyanın merkezi coğrafyasına el koyarak ,dünyanın merkezi imparatorluğunu dağıttıkları için tam anlamıyla bir küresel hegemonya düzeni kurmayı hedefliyorlardı . Ne var ki , bu aşamada artık Avrupa emperyalizminin rakibi olarak Amerikan emperyalizmi dünya sahnesine çıkarken , Japon savaşı ile çökertilen Rusya’da ikinci bir çöküş Birinci dünya savaşı ile gündeme getirilerek , bu durumdan yararlanan yeni bir siyasal yapılanma sosyalist devrim görünümünde uygulama alanına getiriliyordu . Orta Doğu’ya girmiş olan İngiliz ve Fransız emperyal güçleri tam Kafkaslar üzerinden Hazar bölgesine doğru yöneldikleri aşamada ,Amerikan sanayicilerinin ve küresel sermayenin denetimi altındaki New York borsasından sağlanan yüz milyonlarca dolarlık maddi destek ile , Troçki Moskova’da Kızıl Orduyu kurarak Sovyetler Birliğinin önünü açıyordu . Kızıl Ordu daha bütün Rusya’nın kontrolunu ele geçirmeden, Almanya destekli Osmanlı ordusunu Azerbaycan’dan çıkartmak üzere Kafkasya seferine çıktığı aşamada, İngiliz ve Fransız ordularının Anadolu üzerinden kuzeye doğru yönelerek Hazar bölgesine girmelerinin önü kesilmiş bulunuyordu . Böylece , Birinci dünya savaşı sırasında cephelerde savaşmayan Amerika Birleşik Devletleri , Avrupa devletleri birbirini yok ederken ,dünyanın gelecekte merkezi konumuna gelecek Hazar bölgesini ideolojik bir yeni yapılanma ile yönlendirerek , Avrupalı emperyalistlerin bu bölgeyi ele geçirmelerini önlüyordu . Böylesine bir emperyal amaçlı operasyon ,geleceğe dönük Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin çekişmeleri yüzünden gündeme geliyordu . Karl Marks’ın öngörüsü ile çok gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gereken komünist ihtilal , Avrupa ve Amerika çekişmesi yüzünden dünyanın kuzey yarıküresinde ve kırsal alanda yayılmış bir bir köylü toplumunda dışarıdan ithal edilen Bolşevik kadro sayesinde gerçekleştiriliyordu . I871 Paris komününden ders alan kapitalistler , kendi gelişmiş ülkelerinde böylesine bir komünist ayaklanmayı önlemek üzere , hiç işçi sınıfının olmadığı bir kırsal alan ülkesinde dışarıdan destekli ve manüplasyonlu bir hareket ile Komünist ihtilal yaratarak , İngiliz-Fransız ortaklığının bütün dünyayı ele geçirmesini önlüyorlardı .

İki dünya savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri dünyanın hegemon süper gücü haline gelirken , Rusya’da kurulu bulunan Sovyetler Birliği sanki bunun dengeleyicisiymiş gibi gösterilerek , yer yüzü kıtalarını beş yüz yıl yönetmiş olan Avrupa’nın önde gelen emperyal güçleri iki büyük kutbun arasına çekilerek hapsediliyorlardı . İşte böylesine bir süreç içerisinde ,kuzey yarıküresinde yer alan sosyalist blokun temsilcisi olarak Sovyetler Birliği’nin güney yarıküresine inmesini ve sıcak denizlere çıkmasını önleyecek bir merkezi tampon devlete gereksinme duyulduğu aşamada , Anadolu halkı ayağa kalkarak bir ulusal kurtuluş savaşına yöneliyor ve bu doğrultuda bir mücadeleyi zafere ulaştırarak , çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti ni kuruyordu . Sovyet ihtilali sonrasında bir de Anadolu ihtilali Atatürk’ün önderliğinde Türk ulusu tarafından gerçekleştiriliyordu . Yeni kurulan Türk ulus devleti sahip olduğu jeopolitik konumuyla , batı emperyalizmi ile Doğu kutbu olan Sovyetler Birliği arasında yeni oluşan bir tampon ülke olarak devreye giriyordu . Rus jeopolitiği Antalya’yı kendi kızıl elması olarak ilan ettiği için , Türkiye gibi orta boy bir devletin merkezi alanda bağımsız bir devlet olarak meydana çıkması , savaş yıllarında bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulması doğrultusunda katkı sağlıyordu . Bu nedenle , bazı batılı ülkeler Türklere bu coğrafya da bağımsız bir devlet vermek istememelerine rağmen , karşı kutup olan Sovyetler Birliği’nin güneye doğru yayılmasını önlemek üzere, Türkiye Cumhuriyetini bir tampon devlet olarak benimsemek zorunda kalmışlardır . Lenin ve arkadaşları batılı emperyalistleri Anadolu toprakları üzerinde görmek istemezken , Avrupa ve Amerika ülkeleri de Sovyetler Birliği’ni Akdeniz’de görmek istememiş ve bu durumdan yararlanan Türk ulusu da , Osmanlı imparatorluğunun merkezi bölgesinde bağımsız bir cumhuriyet devleti kurma şansını elde etmiştir .

Anadolu toprakları üzerinde Sevr haritasını çizerek Balkanizasyonu Orta Doğu’ya taşımak isteyen İngiltere ile birlikte bütün batılı devletler doğu blokuna karşı ortaya çıkan Türk devletini öncelikle bir tampon devlet olarak kabül ederek ,Türklerin Anadolu topraklarından Orta Asya’ya doğru sürülmesi operasyonunu bir süre için ertelemek zorunda kalmışlardır . İşte böylesine bir tampon devlet oluşumu ile gerçek emperyal planların ertelenmesi projesine ,dünya dengeleri açısından bir yüz yıllık süre tanımışlardır . Batılıların son yıllarda Türkiye için bu yüz yıllık süre olgusunu bir parantez olarak ortaya atmaları , yüzüncü yıla gelinmeden Türkiye Cumhuriyetini haritadan silmeye çalışmaları nedeniyledir . Onlara göre , Sevr planının tamamen red edilmesi anlamına gelen Türkiye Cumhuriyeti projesi , kuzey bölgesinde oluşturulan sosyalist blokun yayılmasının önlenmesi için, benimsenmiş olan bir geçici uygulamadır ve Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu yapılanmanın da ortadan kaldırılması gerekmektedir . Sosyalist blokun yaşadığı sürece , Türkiye Cumhuriyeti bir tampon devlet olarak merkezi alanı Ruslara kaptırmamış ve daha sonraki aşamada da Nato yapılanması Türkiye’ye taşınarak , Türk devletinin batı ittifakının sınır karakolu konumuna gelmesine yol açılmıştır . Bu yüzden Türkler kendi ülkelerinde büyük baskılar altında yaşamak zorunda kalmışlar , daha sonraki aşamada da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Avrasya kıtasının bütün bölgelerinde ortaya çıkan sıcak çatışmalar , Türkiye Cumhuriyetini bir ateş çemberinin içine çekmiştir .

Batılılar kuruluşuna yardımcı oldukları Sovyetler Birliğinin ömrünü varolan dünya dengeleri nedeniyle , yüz yıllık bir zaman periyodu içinde düşündükleri için , doğu ve batı blokları arasında yer alan Kemalist Türkiye’nin ömrünü de buna dayanarak belirlemeye çalışmışlar ve bu yüzden Türkiye için bir çok yerde yüz yıllık parantez tanımlaması kasıtlı bir biçimde dile getirilmiştir . Cumhuriyet yüzüncü yılına doğru yol alırken ve bir asırı geride bırakırken , batılı emperyal çevreler artık yüz yıllık parantezin kapatılması gerektiğini açıkça dile getirerek , Türkiye Cumhuriyetinin tasfiyesine giden yolları açıktan desteklemektedirler . Osmanlı devletinin tarihe mal olmasından sonra merkezi alanda gerçekleştirmeyi düşündükleri asıl projelerini bir türlü uygulayamadıkları için ,bunların önünde koskoca bir engel olarak duran Türk devletini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girerek, istemeden tanımak zorunda kaldıkları yüz yıllık paranteze bir son vermeyi hedeflemektedirler . İki öge arasında yer alan bir durumun ifade edilmesi olarak tanımlanan parantez kavramı , Türkiye ile ilgili olarak kullanıldığı zaman , yirminci yüzyılın başlarında dünya haritasının ortalarında yerini alan ,bir siyasal yapılanmanın yirmi birinci yüzyılın başlarında ortadan kaldırılmak istenmesinin bağlantısını açıklamak üzere yeniden siyasal gündeme getirilmektedir . Yüz yıl öncesinin dünya dengelerinin gündeme getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devlet modeline , soğuk savaş sonrasında hiç ihtiyaç bulunmadığını ve hele küresel ya da emperyalistlerin güdümündeki bölgesel projelerde kesinlikle böyle bir devlet modeline yer verilmemesini isteyen işbirlikçi ve mandacı çevreler , yüz yıllık parantezin kapatılmasını yüzleri kızarmadan talep edebilmektedirler .

Bu yıl içinde yayınlanan bir kitapta ,Ermeni meselesinin kamuoyundaki tartışmacılarından birisiyle yapılan söyleşiler gene “yüz yıllık parantez” başlığı altında sunulmaktadır .Türkiye’nin doğu Anadolu bölgesinde bir Hrıstıyan devlet kurmak ve Gregoryen Klisesinin hegemonyasını binlerce yıllık Türk toprakları üzerine taşımak isteyen gayrimüslim lobiler ,açıktan yüz yıllık parantez tartışmalarına kalkışarak , Atatürk’ün çağdaş ulus devletini tarihin tozlu sayfalarına geri göndermeye çalışmaktadırlar .Türk ulusunun ve devletinin kendisini yok edecek böylesine bir girişimin farkında olduğu ama uluslar arası hukuk ve demokratik rejimin gerekleri doğrultusunda hoşgörülü davranarak barış içinde bir çözüm arayışı içine girdiği son dönemlerdeki gelişmeler ile iyice açıklık kazanmıştır .

Yüz yıllık parantez olgusunu başlığına taşıyan kitap incelendiği zaman ,açılan parantez yüzünden özgürlüklerin eksik kaldığı ve özgürlükçü dönüşümün yarım bırakıldığı ileri sürülmektedir . Türk milliyetçiliğinin diğer etnik kesimlerin özgürlüklerinin önünü kestiği ve bu yüzden özgürlükçü bir yapılanmaya gidilemediği ortaya konulmaya çalışılmaktadır . Türk ulusu ,yirminci yüzyılda yeni bir dünya düzeni kurulurken ,yeryüzü haritasında yerini almaya çalışmış ama toplumun diğer kesimlerinin bu doğrultuda kendi yapılanmalarına gitmelerine izin verilmemiştir . Bir anlamda dolaylı bir Sevr haritası savunması olan kitapta , batı emperyalizminin Anadoluya Balkanizasyonu taşıması gerektiği ve bu doğrultuda tıpkı Balkanlarda olduğu gibi küçük küçük devletçiklerin Anadolu coğrafyasında Sevr haritası doğrultusunda oluşturulması gerektiği ,dolaylı yollardan ifade edilmeye çalışılmaktadır . Balkanlardaki küçük devletçikler benzeri yapılanmalar ile , Anadolu’da yaşayan çeşitli topluluklara kendi devletlerini kurma şansının tanınmasını savunan gayrimüslim entelektüel , Türk devletinin ulusal ve üniter yapılanmasına dolaylı yollardan karşı çıkmaktadır .

Yüz yıllık parantezi konu alan kitabın son bölümünde başlık olarak parantezin kapanması ele alınmış ve 2015 yılına doğru gidilirken , Anadolu’nun doğu bölgesinde yeniden bir Hrıstıyan yapılanmanın gündeme getirilmesi gerektiği açıkça vurgulanmaktadır . Birinci dünya savaşı sırasında Doğu Anadolu’da meydana gelen kendi devletini kurma mücadelesini Türkler ve Müslümanlar kazandığı için , Misakı Milli sınırları içerisinde ulusal ve üniter bir devleti Türkler kurabilmiştir . Devlet kurma mücadelesini kazanan Türkler , bugün soykırım yapmakla suçlanmakta ve bu doğrultuda yabancı mahkemelerde yargılanarak mahkum edilmeye çalışılmaktadır . Toprak talebi ile birlikte ayrı bir devletin Türkiye’nin doğusunda tanınması ve bu doğrultuda Türklerin ülkenin doğu bölgelerinden geri çekilmesi açıkça talep edilebilmektedir . Rusların sıcak denizlere inme hattı ile Fransızların Suriye’den Hazar bölgesine çıkma hattı olan bölgede Büyük Ermenistan kurmak hayalleri peşinde koşanlar , Türkiye Cumhuriyetini yüz yıllık parantezin içine kapatarak , böylesine bir devletten kurtulabilmenin hesaplarını yapmaktadırlar . Batı ülkelerinin bir çoğunda alınan parlamento kararları ile Türkiye geçmişteki olaylar nedeniyle suçlanmakta ,karşılıklı çekişme ve sürgünler sırasında Osmanlı devletinin var olduğu unutularak , Osmanlı yönetiminin kusurları ve suçları Türk devletinin sırtına yüklenmeye çalışılarak, ciddi bir haksızlık yapılmaktadır . Osmanlı devletinden sorulması gereken hesabın Türkiye’den sorulması , tıpkı İsrail’in Romalılar döneminde sürgün edilmelerinin suçunu zavallı Filistinliler’den sorması gibi ortaya hukuka son derece aykırı bir durum yaratmaktadır . Osmanlı döneminden Türk devleti sorumlu tutulamayacağı gibi ,Roma imparatorluğu döneminde gerçekleşen sürgünün suçu da Filistin halkının üzerine yüklenemez . Uluslar arası hukuk böylesine çelişkili durumları ortadan kaldırabilmek üzere günümüzde yeni açılımlar yapmak zorundadır .

Türkiye Cumhuriyeti , ne tez , ne anti tez,ne de parantez değildir . İmparatorlukların tarih sahnesinden çekildiği bir aşamada ortaya çıkan çağdaş bir ulus devlet projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti ,günümüzde uluslar arası bütün kuruluşların hem kurucusu hem de üyesi konumuyla çağdaş uluslar ve devletler ailesinin onurlu bir üyesi olmaya çalışmaktadır . Bir çok engel ya da manüplasyon ile karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti , kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi, ilelebet payidar kalabilmenin çabası içerisinde olduğu için , böylesine güçlü bir devleti yüzyıllık parantezlere sıkıştırmak mümkün değildir . Üç kıtaya yayılmış bulunan Türk dünyası ile çeşitli ülkelerde yaşamını sürdürmekte olan üç yüz milyonun üzerindeki Türk asıllı toplulukların Türkiye Cumhuriyetini parantez olmanın ötesine taşıyarak , her türlü parantez kıskacının aşılmasında ,Türk devletinin en büyük yardımcısı olarak dünya sahnesinde yerlerini almaktadırlar . Türkiye Cumhuriyeti tez,antitez ya da parantez olmanın ötesine giderek, çağdaş bir sentez olarak ,yeni dönemde bütün dünyaya örnek gösterilen bir devlet konumuyla öne çıkmaktadır.
(İlk Yayın Tarihi: ANKARA, 20.11.2014 & 20 Kasım 2014)

1 Eylül 2018 Cumartesi

"Amerikan Devleti ile Küresel Sermaye karşı karşıya" Gazeteci Şükrü Sak, (NABIZ HABER) Prof. Dr. Anıl Çeçen'le gündemdeki meselelerin arka plânını konuştu. (SÖYLEŞİ.RÖPORTAJ: 23.11.2014)

"Amerikan Birleşik Devleti (ABD) ile Küresel Sermaye karşı karşıya"
Gazeteci Şükrü Sak, Prof. Dr. Anıl Çeçen'le gündemdeki meselelerin arka plânını konuştu.
(NABIZ HABER.SÖYLEŞİ.RÖPORTAJ: 23.11.2014)
Prof. Dr. Anıl Çeçen:
AMERİKAN DEVLETİ İLE KÜRESEL SERMAYE KARŞI KARŞIYA!?
Gazeteci Şükrü Sak, Prof.Dr. Anıl Çeçen'le gündemdeki meselelerin arka plânını konuştu.
-Gündemdeki bir konuyu sorarak başlayalım hocam; 6-7 Ekim olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anıl Çeçen: -6-7 Ekim olaylarını, ?Çözüm süreci?nin uzaması neticesinde, Ortadoğu?daki sıcak gelişmelerin Türkiye?ye yansıması olarak değerlendiriyorum. Türkiye birkaç senedir angaje olduğu bu ?çözüm süreci? meselesinde, tarafların kabul edebileceği bir noktaya gelemedi. Belirli kesimlerde rahatsızlık devam ediyor. Öbür tarafta Kuzey Irak?tan sonra Kuzey Suriye?de yeni bir yapılanmanın oluştuğunu görüyoruz. Bunu isteyen güçlerin Kuzey Suriye üzerinden sıcak olayları Türkiye?ye yansıtmaları ve özellikle giderek artan göçmenlerin Türkiye?de öne çıkması noktasında, hem Türkiye?deki sürecin uzaması hem Ortadoğu?daki sürecin giderek sıcak çatışmaya dönüşmesinin birlikteliğinin bir patlama noktası olarak görüyorum?
-Tüm bu olayların planlı olduğunu düşünüyor musunuz?
Anıl Çeçen: -Aslında plan konusu tek boyutlu değerlendirilemeyecek bir konudur. Yaşanan sıcak olaylar çerçevesinde, bütün merkezler kendi açılarından konuları izleyip, inceleyip, değerlendirip, ona göre kararlar aldıkları içindir ki, bu yaşanan süreçten yani Türkiye?de sürecin uzamasından, Ortadoğu?daki olayların, sıcak çatışmaların tırmanmasından yararlanmak isteyen güç merkezlerinin, geleceğe dönük planları doğrultusunda bu olayları kullandıklarını da söyleyebiliriz?
-Son yaşanan hadiselerin Amerika?da yapılan ?Kürt konferansı?yla bir ilgisi olabilir mi?.. Konferansla ilgili Türkiye?nin ve Kürt sorununun geleceğini belirleyecek kararlar alındı yorumları yapıldı??
Anıl Çeçen: -Ben bu konudan daha çok Ortadoğu?da, Mescid-i Aksa ile başlayan sürecin ön planda olduğu kanaatindeyim. Çünkü Kuzey Irak sorunu, Kürt meselesi geçmişten beri devam eden meseleler. Ama Mescid-i Aksa meselesi yıllardır üzerinde durulan, yorumlanan, fakat çok açık hareket edilmeyen bir konuydu. Mescid-i Aksa meselesinin öne çıkmasıyla beraber Ortadoğu?da karışıklık isteyen güçlerin Irak?ı ve Suriye?yi karıştırdıkları gibi, aynı doğrultuda Türkiye?ye yönelik bir karışıklık senaryosunu gündeme getirdiklerini söyleyebilirim.
- Çözüm süreci konusunda tarafların birbirlerini kandırmaya çalıştıkları, veya PKK?nın çözüm sürecinde masaya Amerika ve İsrail?i oturtmaya çalışan bir yaklaşımı var. En son Cemil Bayık?ın açıklamalarına dayanarak söylüyorum. ?Masada Amerika?nın da olmasını istiyoruz? diye bir açıklaması vardı bu konu hakkında?...
Anıl Çeçen: -Sorularınız günlük olaylara dayanıyor, ama ben bir kamu hukukçusu olarak genel Kamu hukuku açısından konuya baktığım zaman, gördüğüm başka bir olay var. O da ABD ile ?Küresel sermaye?nin yollarının ayrıldığıdır. Küresel sermaye Ortadoğu?ya hakim olmak, İsrail?in kontrolünde bölgede silah satışını arttırmak istiyor. Petrol şirketleri Ortadoğu?dan sonra bu bölgelerde de sıcak çatışmalardan yararlanmak ve savaş konjonktürünü tırmandırmak istiyorlar.
Ben bu süreç içerisinde ABD?nin zorlandığı kanaatindeyim. Nitekim geçen sene İran?a yönelik bir süreç yaşanmıştı. Bu süreç içerisinde de, bölge, giderek Şii-Sünnî çatışmasına sahne olacakken, Obama?nın devreye girerek, Putin?le diyalog kurduğunu, yeni ABD dışişleri bakanının üç kere Türkiye?ye, 3 kere Rusya?ya gittiğini ve daha sonraki süreçte de, İran?da Ahmedinejat rejimine son verilerek Londra?da doktora yapmış, Batı?yı tanıyan, çağdaş dünya ile daha uyumlu hareket eden birinin İran?da devlet başkanlığına seçildiğini gördük.
Bununla ilgili olarak, başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri İran?a yönelik ambargoyu kaldırdılar ve İran?ı hedef tahtasından çıkardılar. Şimdi İran hedef tahtasından çıkartılıp, ambargo kaldırılıp, İran?a yönelik yatırımların başladığı noktada, burada Rusya ve ABD?nin işbirliği yaptığını, ama İran?ı hedefe oturtan İsrail?in, küresel sermayenin, silah ve petrol şirketlerinin, yani savaş isteyen büyük tekellerin oyunlarının bozulduğunu gördük o dönemde. Şimdi, aradan bir yıl geçtikten sonra gelinen aşamada gene savaş lobilerinin savaş konjonktürünü tırmandırma noktasına geldiklerini de. Biliyorsunuz savaş tek yönlü olmaz. Mutlaka karşılıklı tarafların bulunması gerekir. Burada İran?ın yarattığı boşluğu doldurmak üzere yeni bir aktörün gündeme getirildiğini gördük. O da IŞİD olarak gündeme geldi. Şimdi IŞİD?i hedefe oturttular. 24 Batı ülkesi IŞİD?e yönelik ortak bir koalisyon kurdular. Türkiye?yi de NATO ülkesi olarak bu koalisyonun içine aldılar. Ama Türkiye?nin bölge ülkesi olduğunu unutarak hareket ettiler. Türkiye hem bölge ülkesi hem batılı ülke olarak iki arada bir derede kaldı. Bölge ülkesi olarak sıcak çatışmaların tehdidi altında iken, Batı ittifakı ülkesi olarak Batı?nın bölgeye yönelik hegamonik saldırıları noktasında Türkiye?nin bu doğrultuda zorlandığı ve kullanılmaya çalışıldığını gördük.
Şimdi, ben bir Kamu Hukukçusu ve Jeopolitik çalışan bir bilim adamı olarak, Türkiye?ye yönelik bütün gelişmelerin bu çerçevede ikili değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bir; Türkiye bölge ülkesidir. İki, Türkiye Batı ittifakı ülkesidir. Şimdi bölgedeki çatışmalar giderek büyür, Türkiye Batı?yla karşı karşıya gelirse, o zaman Türkiye?nin karışması gündeme gelir. Ki, sizin o biraz önce belirttiğiniz sıcak çatışmalar ortaya çıkar. Batılı ülkeler, Türkiye?yi kendi çıkarları doğrultusunda Ortadoğu?da kullanamadıkları zaman, Türkiye?nin iç meselelerinin tırmandırılmasının gündeme geldiğini görüyoruz.
-Türkiye?nin, özellikle 17 Aralık?tan sonra, Batı ve ABD merkezli dayatmalara karşı bir ?Millileşme? çabası içerisinde olduğunu, veya bir karşı durma çabası içinde olduğunu düşünüyor musunuz?...
Anıl Çeçen: -Şimdi, bugünkü ?Küresel sermaye? dediğimiz yapılanma, bir yönüyle Kapitalist Dünya devletidir. Bu, 1871'de ABD?de, Chicago?da ?yuvarlak masa? toplantısıyla kurulan bir yapıdır. 1871 çok kritik bir tarihtir. Çünkü 1871?de Almanya-Fransa çatışması sonrasında Paris?te Komünist bir yönetim kurulmuştur; Paris Komünü? Kapitalizmin beşiğinde, Komünist bir yönetim kurulunca, Kapitalistler paniğe kapılmışlar ve bir dayanışma içerine girmişlerdir. O noktadan sonra, Kapitalistlerin ?Yuvarlak Masa? adı verilen ilk ?Dünya devleti? yapılanmasına yöneldiklerini görüyoruz. Bu noktadan sonra, Kapitalist blok, yani sermaye güçleri, mevcut devletlerin dışında hareket ederek, daha farklı davranmışlardır.
Bunun uzantısı, 1. Dünya Savaşı süreci içerisinde, Mesela İngiltere ve Fransa Osmanlı?yı işgal edip, Ortadoğu?yu paylaşmıştır. Rusya?ya karşı. Ama Rusya çökertilmiştir, Japon savaşıyla beraber. Ama o arada da, Rusya?da bir devrim olmuştur. Eğer o Komünist devrim olmasaydı, İngiltere ve Fransa Dünya?yı paylaşacaktı. Komünist devrim onu önlemiştir, bu boyutta görmek lazım. Çünkü Osmanlı çökmüş, her yer işgal edilmiştir. Ama Sovyetler Birliği?nde bir Komünist devrim meydana geldikten sonra Atatürk bundan yararlanmıştır. Anadolu?daki Kuvay-ı Milliye hareketi bundan yararlanarak, Sivas Kongresi kararlarıyla devleti kurmuşlardır. Ama yeni Anayasa?yı çıkarmak için, 6 ay beklemişlerdir. Bakü Kurultayı?nı. Yani, bu coğrafyada Türkiye tek başına hareket edemez, bölge devletidir. Merkezî konuma sahiptir. Ama bu bölge, dünya?nın jeopolitik merkezi olduğu için dünya dengeleri doğrultusunda gelişmeler olur bu bölgede. Benim az önce belirttiğim, ana nokta, gelinen nokta şudur; ABD ile küresel sermayenin yolları ayrılmıştır. Çünkü, küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda, ABD Ortadoğu?da savaşmış ve zayıflamıştır. Misal; Latin Amerika?yı kontrol edemiyor ABD. Afrika?yı kaybetti? Kuzey Buz denizini Ruslar ele geçirdi. ABD Avrupa?yı eskisi gibi yönlendiremiyor artık. Küresel sermayenin, İsrail?le ortak, Ortadoğu?da istediği savaş çerçevesinde, Amerika Ortadoğu?da 10 yıl savaşmak zorunda kalmış, Ortadoğu?ya kafasını gömdüğü için de diğer kıtalardaki gücünü kaybetmiştir. Şimdi Obama çok zor durumda aslında. Ondan dolayı Putin?le paslaşıyor. Ama İsrail?i ve küresel sermayeyi kontrol edemediği noktada, Obama Almanya?yı devreye sokmaya başladı. Böylece Ortadoğu?da yeni dengeler oluşuyor?
- Peki, bu büyük denge değişmeleri arasında Türkiye?nin durumu ne olacak sizce?...
Anıl Çeçen: -Sayın Cumhurbaşkanımız, Ortadoğu?da değerlendirmeler yaparken bir ?üst akıl? dan bahsediyor. Demek ki artık meseleler, olaylar görüldüğü gibi değil. O olayların arkasında güç merkezlerininizlediği plan ve projeler var. Nasıl Büyük Ortadoğu bir projeyse, Büyük İsrail bir projeyse, Türkiye Cumhuriyeti de bir projeydi. Küreselleşme nasıl bir projeyse, Avrupa Birliği de bir projeydi. Şimdi projeler çarpışıyor aslında. Burada tabii güç merkezleri kendi çıkarları doğrultusunda, yol almak için de etnik meselelerle dinî meseleleri, cemaatlerle etnik grupları birbirine karıştırarak, sıcak çatışmalarla yerleşik devlet düzenlerini yıkarak, parçalayarak yola devam etmek istiyorlar ve bir ?Küresel dünya imparatorluğu?nu bu doğrultuda oluşturmaya çalışıyorlar.
-Küresel sermayenin çıkarları Türkiye?yi, bir Irak veya Suriye?ye çevirmeye yönelik mi?..
Anıl Çeçen: -Küresel sermayenin ana hedefi şudur; ?Şirketler büyüyecek, devletler küçülecek?? Bakın 20. Yüzyıla girerken 20 devlet var, çıkarken 200 devlet var. 21. Yüzyıla girerken 200 devletle girdik, çıkarken 2000 devlet olmasını istiyorlar? Yani bütün ulus-devletlerin parçalanmasını, eyaletlere bölünmesini istiyorlar. İşte o nedenle yerelleşmeyi, özerkleşmeyi, eyaletleşmeyi, bölgesel federasyon yapılanmalarını gündeme getiriyorlar. Ama bunu durduk yere yapamayacakları için, etnik ve dini çatışmalarını tırmandırıyorlar. El altından da silah şirketlerinin çıkarları doğrultusunda, hepsine silah dağıtıyorlar. Bu amaç için, devletleri iç kavgalara sürükleyerek, toparlanmasını ve güçlenmesini önlüyorlar.
Şimdi, bunu yapan ?Küresel sermaye?dir. Çünkü küreselleşme tamamen tekelci sermayenin kontrolündedir. Karl Marks?ın deyimiyle, ?Finans Kapitalin kontrolündedir?? Bu çerçevede baktığımız zaman Dünya?nın geleceğinde, artık mevcut devletlerin ötesinde, ulus-devletlerin geride kaldığı, eyalet yapılanmalarının öne çıktığı bir süreç istiyorlar. Bu doğrultuda devletleri küçültecekler, şirketleri büyütecekler? Şirketlerin patronlarına da baktığımız zaman, patronlar genelde Musevi-Yahudi asıllı olduğu için ?Siyonizm? ön plana çıkmaktadır. Kapitalizm bir anlamda ?Siyona- Kapitalizm? haline gelmektedir. Siyonistlerin kontrolündeki kapitalizm halini almaktadır. O bütün devletleri dağıtmaktadır. Mesela bugün, ABD?de Teksas?da çay hareketi başlamıştır, Teksas?ın kopmasını istiyorlar? Kaliforniya kendini Dünya?nın 4. Büyük ekonomik gücü ilan etti. Bir ABD eyaleti bağımsız devlet olmak istiyor.Böylece ABD?de eyaletler kopmaya doğru gidiyor. Ya da ABD?de Mormonlar bir cemaat olarak toplanıyorlar, Utah eyaletinde birleşip, orayı bir Mormon devleti haline dönüştürmeye çalışıyorlar. Demek ki, burada küresel sermaye, ulusları tasfiye etmek için dini kullanıyor. Bir tarafta şirketler ve cemaatler, diğer tarafta devletler ve milletler var. Geçmişten gelen yapı, devletler ve milletler, geleceğe dönük yapıyı sermaye ve şirketler yönlendirdiğinde, devletlerin parçalanmasında hem cemaatleri, hem etnik grupları kullanıyorlar, destekliyorlar, finanse ediyorlar, silah dağıtıyorlar ve çatıştırıyorlar.
-Bu dayatmalara nasıl karşı duracağız sizce?..
Anıl Çeçen: -Bu mesele sadece Türkiye?nin meselesi değil, sadece Ortadoğu?nun meselesi değil? Bakın Afrika?da da çatışmalar devam ediyor, Asya?da da çok büyük çatışmaların olduğu yerler var. Ama Avrupa ve ABD?de bu olmuyor. Batı yüzyıllarca süren, emperyalizm sonrasında bir blok halinde kendi güvenliğini bir dayanışma ittifakına bağlamış noktada? Türkiye burada ortada kalıyor. Hem Batı ittifakı içerisindeyiz, hem Avrupa birliğine üye olmadığımız için dışarıda kalıp, Ortadoğu ülkesi olarak Batı?nın çıkarları doğrultusunda Ortadoğu?ya sürüklüyor. Ki bu Osmanlı?nın son döneminde, Osmanlı ordusunun Hicaz çöllerinde dağılması gibi bir süreçti? Şimdi Türkiye?yi yine aynı role sürüklüyorlar? Bütün Ortadoğu?da çatışmaları tırmandırıyorlar. Önümüzdeki dönemde, Türkiye?yi de bu işin içine katarak, Türkiye?nin gücünden, devlet yapısından, jeopolitik konumundan ve askeri gücünden yararlanarak, bu bölgede kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılanmayı sağlamak istiyorlar.
Burada iki şey var, çok önemli; bunlardan birincisi, bugünkü haritayı İngiltere ve Fransa?nın çizmesidir ki, onlar uzaktan Ortadoğu?ya, bir ?Merkezî imparatorluğu? parçalamak doğrultusunda baktıkları için, bugünkü haritayı çizmişlerdir? Ama arkadan 2. Dünya savaşıyla Amerika, Ortadoğu?ya gelmiş, yerleşmiş, artı bir de İsrail kurulmuş.
İsrail açısından bakarsan bölge devletleri çok büyük; bir ân önce hepsinin parçalanması lazım? ABD açısından bakarsak, Batı ittifakının egemen olması için Türkiye?nin bu coğrafyada bir askerî üs olarak kullanılması gerekiyor? Bunun her ikisi de bizim aleyhimize? Hem İsrail?in hem ABD?nin planı bizim aleyhimize? O zaman birilerinin bunu çıkıp söylemesi lazım, Türkiye?de. Çünkü Türkiye hem bölge ülkesi olacak, hem Batı ittifakının ülkesi olacak. Batı ittifakı bölgeye saldırı planları hazırladığı noktada, Türkiye?yi kullanmaya kalkınca, biz bütün komşularımızla, bütün İslam dünyasıyla, bütün Arap dünyasıyla karşı karşıya, düşman haline geliyoruz ve bunun faturası bize büyük oluyor. Çok büyük oluyor!.. Ki aynı süreci yarın İran?la yaşatmaya çalışacaklar. Farslarla Türkleri karşı karşıya getirmek isteyecekler. O noktada Kuzey Irak?ta yaşayan, Kürt asıllı toplulukların da kullanılmaya çalışıldıklarını görüyoruz ki, nereden bakarsanız bakın topyekûn bir saldırıyla karşı karşıyayız?
-Nasıl çıkacağız bu kaostan?
Anıl Çeçen: - Ben bu konularda epey yazdım; makalelerim var, kitaplarım var biliyorsunuz. ?Türkiye?nin B Plânı?nı ben 10 yıl önce yayınladım. ?Milli Programı? şimdi sayın Cumhurbaşkanımız, Başbakan sahip çıkıyorlar, ?2023 Programı? olarak. Bunu 2007?den önce biz yayınladık. Onlar ?Demokratik Türkiye? diyordu, biz ?Güçlü Türkiye? diyorduk. Demokrasiye karşı değiliz. Sonuna kadar demokrasiden yanayız ama, ?Avrupa barışı? yok burada. Savaş içinde demokrasinin olamayacağını görüyoruz ve giderek ?güvenlik? meseleleri gündeme gelince; demokrasi adına ?cumhuriyetin? tasfiyesi ile karşılaşıyoruz. Ve Türkiye Cumhuriyeti?nin tasfiyesi ile de gücünü kaybetme noktasına geldiğinde de, işte bugün yaşadığımız çekişmeli ve kritik bir noktaya doğru sürüklenmiş hale geliyoruz.
-Nasıl bir yol öneriyorsunuz?...
Anıl Çeçen: -Önümüzdeki dönemde, ben burada gayet somut olarak şunu öneriyorum;
Bir an önce Türkiye?deki iktidar ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti komşu devletlerle bir araya gelmeli. Bakın hâla Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile uğraşıyoruz. Ama Türkiye?nin muhatabı bunlar değil. Atatürk döneminde olduğu gibi nasıl bu coğrafyada Sovyetler Birliği?ne karşı, Hitler?e ve Mussolini?ye karşı bir ?bölge güvenlik sistemi? Sadabat Paktı?yla kurulduysa aynı şekilde bugün Türkiye, Şam?la, Bağdat?la Tahran?la, Bakü?yle, Tiflis?le bir araya gelerek bir bölgesel dayanışma ittifakına girebilir. Ben buna ?yeni Cento? diyorum. Çünkü bir dönemde, soğuk savaş döneminde Sento?yu biz burada yaşadık. Bu NATO düşmanlığı değildir. NATO?nun bu coğrafyada bir anlamda yabancı kalması noktasında Sento eskiden olduğu gibi, bir de senato vardı? Uzakdoğu ülkelerini bir araya getiren CENTO, NATO?yla ittifak halinde dünya barışını sağlayabilir. Ama bunun için mutlaka Irak?ı, Suriye?yi, İran?ın, Azerbaycan?ın, Gürcistan?ın da içinde yer alacağı bir yapılanmaya gitmek lazım.
Bunun başlangıcı, Irak?a komşu olan ülkelerle başlamıştı. Bakın Amerikan ordusu Irak?tan çekilince, Irak?a komşu olan ülkeler Irak?ta bayağı ciddi destekler sağladılar. Şimdi Suriye aynı durumda. O zaman Türkiye İran ile bir araya gelecek Irak?ın toparlanmasına, Suriye?nin toparlanmasına yardımcı olacak. Azerbaycan?ı, Gürcistan?ı yanına alacak ve bu noktada ikinci bir ?Bakü Kurultayı?yla bu bölgede bir merkezi devletler birliği kurulacak.
Benim bu konudaki önerim; ?Merkezi Devletler Birliği?nin Bakü merkezli İran-Türkiye ortaklığına dayanan, Irak, Suriye, Gürcistan ve Azerbaycan?ı içine alan bir yapılanma, bölgede barışı sağlayacak bir yeni alternatif olarak gündeme getirilmesidir. Fakat maalesef şimdiye kadar Türkiye?deki partiler, iktidar ya da muhalefet partileri olsun, hiç birisi böylesine somut bir öneriyi gündeme getirmediler.
Ama bu bölgenin içerisine bakın; şimdi bile hâla bizim İran?la ortaklığımız var. D-8?de Erbakan?ın başlattığı işbirliğinde ortağız, EKO denilen, Karadeniz Ekonomik işbirliğinde ortağız? Daha önce Bağdat Paktı?nda, Sadabat Paktı?nda, RCD?de ortak olmuşuz. Şimdi biz İran?la yüz sene içerisinde 5 tane ortaklık yaşamışız ve bugün bir etnik kavga ya da bir cemaat kavgası ya da mezhep kavgasıyla savaşa sürüklenmesinin, ben iki devletin de aleyhine olacağı kanaatindeyim.
Bölge barışını da ciddi boyutlarda tehdit ederek 3. Dünya savaşı potansiyeli yaratabilecek durumdadır. O zaman bizi Batılı devletler, komşularımıza yönelik savaşa doğru sürüklemesin. Bıraksınlar biz komşularımızla bir araya gelelim, bölge barışını Batılı ülkeler karışmadan sağlayalım. Ama bunu İsrail kabul etmiyor, bunu küresel şirketler kabul etmiyor, bunu bu coğrafyada silah satmak isteyen, bu coğrafyanın petrolüne el koymak isteyen küresel şirketler önlemeye çalışıyorlar. Mesele budur.
-Ortaya koymuş olduğunuz bu perspektifle alakalı, Türkiye?nin bunları yapabilmesi için içeride ayağını sağlam basması gerekmiyor mu ? Mesela orada bir etnik tehlike, burada paralel yapı?. Bunu sadece bir iç mesele olarak düşünmüyoruz herhalde? Bu söylediklerinizi gerçekleştirebilmek için Türkiye?nin içeride çok ciddi bir ?birlik? oluşturması gerekmiyor mu?..
Anıl Çeçen: -Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti?nin geçmişten gelen 1000 yıllık Türk ve Müslüman devlet geleneğine sahip olduğu kanaatindeyim. Ayrıca Cumhuriyet döneminde de, kurucu kadrosunun ve kurucu önderliğinin Türkiye?ye çok önemli bir siyasi birikim bıraktığını da görüyorum, Cumhuriyet kuşağının bir temsilcisi olarak.
Önümüzdeki dönemde Türkiye?nin bu doğrultuda toparlanması için bir ?Milli idari reforma? ihtiyacı var.
Bakın, ben 10 yıl önce ?B Planı? kitabımı yayınladığım zaman şunu dediler; -ki bir çok kesim tartışmıştı bunu- Dediler ki; ?Doğru söylüyorsun, ama sen bu kitabı erken yazdın. Önümüzdeki dönemde Türkiye?nin ve bölgenin toparlanması noktasında böyle bir plana gerek var. Bir bölgesel oluşuma? Avrupa Birliği gibi bir merkez birliğine ihtiyaç var. Ama bunu yapabilecek bir Türkiye?ye ihtiyaç var önce. Bunu yapacak güçte bir Türkiye olmazsa B planı uygulanamaz? dediler ve doğruydu.
İşte bunun üzerine ben 2023 Güçlü Türkiye programını platform çatısı altında arkadaşlarımızla hazırladık ve kamuoyuna ilan ettik. Bizim orada önerimiz şudur; Türkiye acilen toparlanacaktır. Bu noktada Cumhurbaşkanına, meclisteki partilere büyük iş düşmektedir. Hem meclisteki partileri, hem meclis dışındaki partileri Cumhurbaşkanı ve hükümet bir ortak toplantıya çağırmalıdır ve onun içerisinden çıkacak bir uzlaşma ortamı içerisinde de Türkiye siyasi gündemini belirlemelidir. Seçimler erkene alınabilir. Ortadoğu?daki çekişmeler nedeniyle seçimler sonrasında da, gerek bugünkü iktidar, gerekse gelecek iktidarların paylaşılabileceği bir ?Milli program?ın gündeme getirilmesi gerekmektedir. Fakat bu konuda Avrupa merkezli, Amerika merkezli, İsrail merkezli bakan Türk aydınlar olduğu için ve Türkiye?deki siyasi kadrolar maalesef, Avrupa, ABD ve İsrail merkezli yapılanmaların içinden geldiği içindir ki, Türkiye?yi böylesine bir yapıda toparlayabilecek bir potansiyel, siyasi olarak harekete geçememektedir.
Önümüzdeki dönemde, bugünkü hükümet yoluna devam etsin veya etmesin; bir koalisyon gündeme gelebilir? Bir milli hükümet gündeme gelebilir ya da yeni bir siyasi hareket hızlı bir şekilde ortaya çıkıp toparlanabilir. Veya, mevcut partiler bir koalisyon kurabilirler. Bütün bunların ana hedefi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini toparlayacak, gücünü yeniden arttıracak, şimdiye kadar küreselleşme süreci içinde tasfiye edilmiş olan gücünü yeniden toparlayacak bir milli idari reformun acilen Türkiye?nin gündemine getirilmesi gerekmektedir. Bu millî idarî reformla, Türkiye?de gerek askerî kesim, gerek sivil kesim, gerek siyasî kesimler bir araya gelip Türkiye?nin toparlanmasında, bir iç savaşa sürüklenmeyi önleme noktasında, bir ekonomik çöküşe sürüklenmeyi önleme noktasında, Türkiye?nin emperyal güçlerin bazı oyunlarına alet olarak bir savaş senaryosuna sürüklenmesini engellemek için, bütün bunları dikkate alan bir millî program, Türkiye?nin gücünü arttıracaktır. Toparlayacaktır. Böylece içeride toparlanan Türkiye, hızlı bir şekilde bölgesine daha bağımsız bakarak, komşularıyla bir araya gelmenin yollarını arayacaktır. Tıpkı ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi.
-Bu, hükümetin, ?2023 Vizyonu? olarak bahsettiği, sizin programa?..
Anıl Çeçen: -Gördüler ki, kendilerinin gündeme getirmediği bazı düşünceler, bazı öneriler Türk toplumunun içinden çıkıyor. Meclis'te şu an üç parti var, üçü de pasifize edilmiş. Bir tanesi bölgesel bir parti niteliği gösteriyor, bir tanesi milliyetçi, bir tanesi Atatürkçü olduğunu söylüyor ama, hiçbir muhalefet partisi Türkiye?nin geleceği için bir milli idari reform planı-projesi ortaya koymadı. Biz bu konuda Ankara?daki Ulusal Güç Birliği Platformu olarak, 2007 seçimlerinden önce böyle bir çalışmayı ortaya koyduk. Ve ondan sonra bu tartışma başladı.
Şimdi bu tartışmanın yapılması ve kamuoyunda yansıması noktasında; iktidarın da tavır değişikliğinegidip, ?Demokratik Türkiye? kavramıyla, Avrupa Birliği, Amerika, İsrail üçgeni içerisinde bir yerlerde sürüklenmektense, giderek bölgede artan sıcak olaylar ve güvenlik sorunları çerçevesinde, hükümetinde 2023?e dönük, yani Cumhuriyetin 100. yılında daha güçlü bir Türkiye?nin gündeme gelmesi noktasında bir arayışa girdiğini görüyoruz?
- Peki böyle bir dönüşümün ?17 Aralık?tan sonra mı başladığını düşünüyorsunuz? Çünkü önceden çok düz bir gidiş vardı, ?17 Aralık?tan sonra ciddi bir çatlak doğdu. Özellikle küresel güçlerin, küresel sermayenin hedefleri doğrultusunda hareket eden, ? devlete sızmış? yapının?..
Anıl Çeçen: - Paralel Devlet yapılanmasını mı diyorsunuz ?
- Evet. Paralel Devlet yapılanmasını diyorum?
Anıl Çeçen: -Türkiye?de tek bir paralel devlet yapılanması yok. Ben birkaç tane paralel devlet yapılanması olduğu kanaatindeyim. Zaten bu da kamuoyuna yansımış vaziyette. Ülkenin bir yerinde devlet kurmak isteyenler de kadrolaşıyorlar, bazı cemaatler de farklı bir yapılanma çerçevesinde kadrolaşıyorlar. Ama kapitalist kesimler esas paralel devlet. Ben Türkiye?de, asıl ?paralel devletin? sermaye olduğu kanaatindeyim. Çünkü dikkat edin, küresel sermaye ulus devletlere karşı savaş açmış vaziyette. Amerika kendisindeki sermayeyi kontrol edemiyor. O sermaye Amerika?yı kendi çıkarları doğrultusunda, Amerikan devletini kullanıyor. Şimdi aynı süreç Türkiye?de de var. Türkiye?de siyasi partiler geliyorlar geçiyorlar ama, Türkiye?deki kapitalist patronların, finans kapitalin yerli ortaklarının gücü değişmiyor. Hep onların istediği oluyor. Hep onların alternatif parti olayları gündeme geliyor, hemen müdahale ediyorlar; ??Cumhuriyetçi partiyi engelliyorlar, laik parti istiyorlar??. Çünkü o kesimlerin içinde gayr-i Müslim lobiler de etkin. Bunları da görmemiz lazım.
-Türkiye?yi yöneten 3 bin aile? mevzuu?
Anıl Çeçen: -Bir yönüyle öyle tâbii... Bu konuda ?Boğazdaki Aşiret? diye bir kitap da yayınlandı biliyorsunuz zamanında. ?Boğazdaki Aşiret? meselesi, ki, 1848 ihtilallerinde Polonya?dan kaçanlar önce gelip Polonezköy?ü kurdular. Daha sonra işte Avrupa?nın çeşitli ülkelerinden kaçanlar, gelip boğazın iki yakasına yerleştiler ve Boğazdaki Aşiret ortaya çıktı. Şimdi ?Boğazdaki Aşiret?in uzantısı olan kesimler, küresel sermaye ile ortaklık içerisine girdikleri noktada, ciddi bir milliyetçi, ulusalcı, Türkiyeci, ya da antiemperyalist yapılanmayı önlüyorlar. Çünkü basın medya onların kontrolünde olduğu gibi, siyaseti yöneten kadroları da onlar finanse ediyorlar, onlar adına hareket eden politikacılar. Bakın uzun süre Türkiye?de etkin olan politikacıların geçmişine ilişkilerine bakın, hepsinin arkasında bir holdingi görürsünüz.
-Sizce Ak Parti gitgide daha bir millileşiyor mu?..
Anıl Çeçen: -Bugünkü hükümet 12 yıldır Türkiye?yi yönetiyor. Artık belli bir birikime sahipler. Belli bir tecrübe edindiler. Ama bazı ittifaklar da çatladı. ?17 Aralık? meselesi orada gündeme geldi. Orada yolların ayrıldığını görüyoruz.
Bugünkü hükümetin yola devam etme noktasında bir şansı var. Çünkü alternatifi yok. Bugün, meclisteki partilerin hiç birisi iktidara gelebilecek durumda değil. Üç parti bir araya gelip koalisyon kurar mı? O da mümkün görünmüyor. O zaman seçimlere gittiğiniz zaman yine bugünkü hükümetin gündeme gelmesi söz konusu. O zaman hükümette, hem kendini yenileme noktasında, hem de devletle karşı karşıya gelmeme noktasında, devletle beraber ortak hareket etmek zorunluluğunu artık görmeye başladı. Kanaatim odur.
Bu çerçevede tabii ki ister istemez önümüzdeki dönemde küresel sermayenin bu saldırganlığı ulus devletleri parçalamaya yöneldiği noktada, artık hiçbir siyasi iktidar bu oyunlara alet olmayacaktır-olamayacaktır. Çünkü her hükümet kendini belli bir noktada kurtarmak isteyecektir. Bu noktada hiçbir hükümet bindiği dalı kesmeyecektir.
O zaman buradan şu sonuç çıkıyor: Önümüzdeki dönemde Türkiye eğer yoluna bugünkü haliyle devam edecekse, bir millileşme, milli çıkarlar doğrultusunda ortak hareket etme konusunda devlet ve hükümet işbirliği yapacaktır. Yeni ittifaklar gündeme gelecektir!. Aksi takdirde Türkiye devlet olarak da, millet olarak da, ülke olarak da toparlanamaz ve dağılma riski giderek tırmanır. Ve bu durum Türkiye?yi, hem iç karışıklığa, hem bölgesel savaşa çeker ki, bunları önlemenin yolu da çok hızlı bir şekilde toparlanmadır. Zaten dikkat edin ?B Planı? ile önerdiğim milli program, Milli İdari Reform diyorum, yani demek ki Türkiye?de milli devletin güçlendirilmesi gerekiyor artık. Bununla birlikte Türk milletinin de toparlanması gerekiyor. Bu çerçevede önümüzdeki dönemde Türkiye?yi yönetecek iktidarlara, Devleti yönetecek kadrolara, Türkiye?nin toparlanması konusunda bir milli tutum, bir milli politika zorunluluğu açıkça ortaya çıkmıştır.
-Hocam çok teşekkür ediyoruz?
Anıl Çeçen: -Ben teşekkür ederim.
(Kaynak; Baran Dergisi, sayı 410)

20 Ağustos 2018 Pazartesi

ANKARA KALESİ: "Bunda en büyük etken, bu topografya koşullarının ve Anadolu yolları üstündeki konumunun, merkez rolü oynayabilecek bir kentin kurulmasına elverişli olmasıdır."

ANKARA KALESİ
Türkiye Cumhuriyet’inin başkenti olan Ankara kenti topraklarına, çok eski tarihlerde yerleşilmiştir. Bunda en büyük etken, bu topografya koşullarının ve Anadolu yolları üstündeki konumunun, merkez rolü oynayabilecek bir kentin kurulmasına elverişli olmasıdır. Orta Anadolu’da aşağı yukarı bütün kentler bir ova çevresinde, daha doğrusu, bu ovaları çevreleyen dağların yakınında kurulmuştur.
Ankara da, ortasından Ankara çayının geçtiği bir ova kenarında yer alır. Bent deresi, İncesu ve Çubuk suyu bu ovada, kente yakın bir noktada birleşirler. Söz konusu ova, öbür Anadolu kentlerinin kurulduğu ovalardan küçük olmakla birlikte, korunmaya elverişli bir yerde olduğu için, çok erken tarihlerde yerleşmeye açılmıştır. Ankara’nın yüzey şekillerinde, yükseltileri 1000 m-1200 m arasında değişen ve vadilerle derin bir biçimde yarılmış yaylalar ile üstlerindeki birkaç yüz metre yükseklikte sırtlar ve tepeler ağır basar. Bent deresinin dar vadisi, günümüzde Ankara kalesinin bulunduğu tepeyi, yaylanın ovaya egemen dik kenarından ayırarak, korunmaya elverişli bir yer hazırlamış, Hititler, Frigyalılar ve Galatlar döneminde hep aynı yerde olan kent, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de yerini değiştirmemiştir. Geçmiş dönemlerde hep bir kale kenti rolü oynayan Ankara’nın günümüzdeki görünümünde de, ova zemininde yükselen kale hemen dikkati çeker. Kentin adı, eski dönemlerden günümüze kadar çok az değişiklik geçirmiştir. Hititler döneminde kentin hangi adla kurulduğu bilinmemektedir (Hititlerin Ankuva adlı kentinin yerinde kurulduğu ileri sürülmüşse de, bu konudaki bulgular yeterli değildir) Buna karşılık Frigyalılar döneminde adının Ankyra olduğu bilinmektedir. Bu adın “gemi çapası” anlamına gelen “anker” den türediği, Frigya kralı Midas’ın bir gemi çapası bulduğu yerde kenti kurarak bu adı verdiği ileri sürülmektedir. Ama bazı tarihçilerde kenti Galatların kurduğunu ve Mısırlılarla yaptıkları savaşta, ellerine geçirdikleri Mısır gemilerinin çapalarını zafer ganimeti olarak yanlarına aldıklarını, bundan esinlenerek kentlerine de Ankyra adını verdiklerini ileri sürmektedirler. Romalılar döneminde gemi çapası Ankara kentinin arması olarak kullanılmış ve sikkelerin, madalyaların üstüne çapa simgesi basılmıştır. Daha yakın dönemlere ilişkin bazı Türk-İslam kaynaklarındaysa kentin adının Engürü olduğu, bunun da farsça engür (üzüm) sözcüğünden geldiği belirtilmektedir. Ankara kalesinin halka “angarya”yla yaptırılmasından kente Angara adının verildiğini ileri sürenler de vardır. Günümüzdeki Ankara adı, çok eski dönemlerden bu yana kullanılan çeşitli adların, az çok değişikliğe uğramış biçimidir.

Fransa’yı Rothschild ailesi teslim aldı Siyaset Bilimci ve Anayasa Hukuku Profesörü Prof. Dr. Anıl çeçen, bu haftaki yazı ile de Fransa seçimlerinin ardındaki gizemli durumu işledi.

Fransa’yı Rothschild ailesi teslim aldı...
Siyaset Bilimci ve Anayasa Hukuku Profesörü Prof. Dr. Anıl çeçen, bu haftaki yazı ile de Fransa seçimlerinin ardındaki gizemli durumu işledi.
Gazetemize verdiği haftalık demeç ve görüşlerle, gündeme ışık tutan Siyaset Bilimci ve Anayasa Hukuku Profesörü Prof. Dr. Anıl çeçen, bu haftaki yazı ile de Fransa seçimlerinin ardındaki gizemli durumu işledi.
Rothschild ailesinin yetiştirdiği genç bir politikacının Fransa'ya yeni başkan seçilmesinin , bütün devletler açısından siyasal dersler içerdiğini belirten Prof. Çeçen, yarım yüzyıllık Avrupa Birliğinin kaderi açısından da Fransız seçiminin anlamının büyük olduğuna işaret etti.
Fransa'nın genç Cumhurbaşkanı Macron'un Türkiye Cumhuriyeti açısından da iyi değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Çeçen, özellikle ulus devletlerin konumu açısından bu durumun bilimsel olarak tartışılmalı gerektiğine vurgu yaptı.
Dünya ve Türkiye gündemlerini iyi takip eden ve yazılarıyla da haklılığını kanıtlayan Prof. Anıl Çeçen'le bu hafta Fransa seçimlerini konuştuk.
Seçim sonuçları, komşu ülkeleri yakından etkiler
Geçen hafta yapılan Fransa cumhurbaşkanlığı seçimini nasıl görüyorsunuz?
Küresel konjonktürün tam değişim aşamasında Fransa cumhurbaşkanlığı seçimini tamamladı . Seçimlerde hiçbir partinin adayı çoğunluğu sağlayamadı . Küresel emperyalizme teslim olan ve hiçbir biçimde emperyalizme karşı çıkış yapamayan iki büyük partinin adayları birinci turda dökülünce , ikinci tur partilerin ötesinde bir yapı kazandı . Bir tarafta partisi olmayan yeni yetme bir siyasetçi , öbür tarafta ise yılların politikacısı milliyetçi Le Pen’in kızı , birinci turda en çok oy alan iki aday olarak seçimlere girdiler ve sonunda yarım yüzyıllık milliyetçi çizginin temsilcisi olarak seçimlere giren babasının kızı tıpkı babası gibi yeni bir seçim kaybetti. İçinde bulunulan dönem açısından son derece ilginç dersler ile dolu olan Fransa seçimlerinin sonuçlarının , Türkiye Cumhuriyeti açısından da iyi değerlendirilmesi gerekmekte ve özellikle ulus devletlerin konumu açısından bu durumun bilimsel olarak tartışılmalı . Bütün dünya ulus devletleri küreselleşme döneminde zorlanırken ,ulus devlet modelinin bir devrim sonucunda ortaya çıktığı Fransa’nın geleceği açısından bu son derece kritik seçimi ulus devletten yana ulusalcılar kaybederken, küresel emperyalizmin patronu konumundaki Rothschild ailesinin yetiştirdiği genç bir politikacının yeni başkan seçilmesi , bütün devletler açısından siyasal dersler ile dolu görünmektedir . Yarım yüzyıllık Avrupa Birliğinin kaderi açısından da Fransız seçiminin anlamı büyük olmuştur . Özellikle önümüzdeki aylarda yapılacak olan Avrupa ülkelerindeki seçimleri etkileyeceği şimdiden hissedilmektedir. Demokrasinin beşiği olan Avrupa kıtasındaki seçimler komşu ülkeleri her zaman yakından etkilemiştir .
Genç yaşta Fransa cumhurbaşkanı olan Macron nasıl bir kişilik olarak görünmektedir ?
Kendisinden 25 yaş büyük bir hanım ile evli bulunan yeni cumhurbaşkanı, Fransa gibi bir büyük devletin başına gelemeyecek kadar genç olmasına rağmen seçimlerde başarı elde etmesinin arkasında yatan nedenler üzerinde durmak gerekmektedir . Seçim kampanyalarında küresel kapitalizmin patronu konumundaki ailelerden Rothschild’lerin burslusu gibi yetiştirildiği ve bu ailenin temsilcisi olarak siyaset sahnesinde öne sürüldüğü fazlasıyla tartışma konusu olmuştur . Yüzyılların Fransa’sının, arkasında hiçbir siyasal parti desteği olmadan genç bir politikacının eline düşmesi ,bu ülkenin geleceği açısından önemli kuşkuları gündeme getirmiştir . Eski başkan Holland’ın ekonomi bakanlığı ile ön sıralara çıkan Macron , Fransız siyasetindeki Yahudi ağırlığının etkisi ile kısa bir dönem bakanlıktan sonra hemen cumhurbaşkanlığına aday gösterilmiştir . Ekonomi ve bankacılık alanlarındaki çalışmalardan sonra , Fransa’nın başına geçen yeni cumhurbaşkanının , kendisini yetiştiren Rothschild ailesinin istekleri doğrultusunda Avrupa Birliğinin ikinci büyük ülkesini yönetecekmiş gibi görünmektedir . Yeni başkanın arkasındaki parti desteği eksikliğinin , küresel patron bir ailenin açık desteği ile giderileceği görülmektedir . Küresel emperyalizmin devletleri teslim aldığı bir yeni aşamada partiler önemini yitirirken , partilerin yerini şirketler,tarikatlar ve aileler almaktadır . Partisiz cumhurbaşkanının önümüzdeki dönemde kendisini sınırlayacak bir parti kurma yoluna gitmeyeceği , çok büyük şirketlerin ve küresel sermayenin patronu konumundaki Rothshildlerin temsilcisi olarak yoluna devam etmeye çalışacağı anlaşılmaktadır .Yeni başkanın gençliği kendisini bu konuma getiren patronlara karşı yumuşak davranacağını ortaya koymaktadır . Kendisinden çeyrek asır büyük bir hanıma sahip bulunan genç başkanın yönetiminde karısının eş başkanlık yapma yoluna gidebileceği gibi ihtimaller şimdiden tartışma konusu yapılmaktadır .
Almanya açısından Fransız başkanlık seçimi nasıl değerlendirilebilir ?
Avrupa Birliğinin yarım yüzyıllık tarihinde Almanya , bütün kıtanın patronu konumuna geldiği için bu ülkenin en büyük komşusu olan Fransa’daki seçimler kendiliğinden Almanya üzerinde geniş çapta etkiler yaratmaktadır . Son yılların muhafazakar iktidarının başı konumundaki Merkel’in geleceği önümüzdeki aylarda yapılacak olan seçimlere kilitlendiği için soğuk savaş döneminden kalma yaşlı bir lider olan Merkel’in de geleceği bu seçimden olumsuz etkilenmiştir . Küreselleşmenin yeni basamağı ortaya genç liderler çıkarmaktadır . Kanada’da babasının oğlu genç bir başbakanın göreve gelmesiyle başlayan gençleştirme hareketi Yunanistan ve Fransa ile devam etmiştir . Türkiye’de de lider ya da başbakan değişimi sırası gelirken , gençleştirme hareketi çizgisinde yeni adayların gündeme geleceği görülmektedir . Önümüzdeki aylarda genel seçimlere gidecek olan Almanya’da da , Sosyal Demokrat Partinin lideri değişmiş ve küresel emperyalizmin gençleştirme politikaları doğrultusunda bu yeni liderin başbakanlık makamına gelebileceği konuşulmaya başlanmıştır . Avrupa Birliği organlarında yıllardır görev yapan yeni sosyal demokrat liderin de , Avrupa ülkelerini teslim alan liberal sol anlayışın temsilcisi olarak başbakanlık makamına geleceği ve Bavyera kökenli Rothshild ailesinin istekleri doğrultusunda hareket ederek küreselleşme macerasına devam edeceği anlaşılmaktadır . Merkez sağ iktidarların Avrupa’nın patronu konumuna getirdiği Almanya’nın önümüzdeki dönemde sosyal demokrat görünümlü politikalara yönelerek , Avrupa tipi sosyal devlet uygulamalarını sürdürmeye çalışacağı belli olmuştur . Almanya ,yeni dönemde patronluk imajını yumuşatabilecek yeni adımlar atarak kendisine karşı ortaya çıkan muhalefeti önlemeye çalışacak ama sosyal demokratlar küresel sermayenin neo-liberal politikalarına karşı çıkamayarak , Bavyera kökenli Rothschild ailesinin taleplerini yerine getirmeye öncelik vereceklerdir .
Fransa seçimini kadın aday Le Pen kazansa idi nasıl bir tablo ortaya çıkardı?
Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura katılan diğer aday Milliyetçi Parti’nin adayı olan bayan Le Pen idi . Bayan Le Pen ,babasından kalan mirasın üzerine otururken , dünya sahnesine ulus devletleri kazandıran Fransız devriminin ev sahibi olarak ulusalcılık doğrultusunda bir geleneksel çizgiye sahip olması gerekirdi . Fransa’nın Akdeniz sahillerinde güçlü bir konuma sahip olan Yahudi lobilerinin , Fransa’yı Akdeniz’e çekerek İsrail ile yakınlaştırma çabalarına karşı Fransız ulusalcıları direnmiş ve Milliyetçi Partiyi güçlü bir konumda tutarak Fransız ulus devletinin ayakta kalmasını sağlamışlardır . Siyonizm Sarkozy gibi bir uluslararası Yahudi politikacısını Fransa’nın başına getirdiği aşamada Fransız ulus devleti ABD üzerinden İsrail’in kontrolü altına girmiş ama Sarkozy isimli sonradan olma politikacının hataları yüzünden , Siyonizm’in oyunları geri tepmiştir . Siyasete girerken , Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine Büyük İsrail Projesi yüzünden karşı çıkan Sarkozy ,daha sonra da Almanya-Fransa arasında oluşturulmuş olan Avrupa Birliğinin ana aksını kırarak Almanya’yı Fransa’dan uzaklaştırarak , Akdeniz üzerinden İsrail ile yakınlaşma arayışına girmiştir .Sarkozy’nin bu tür Siyonist politikaları yüzünden Fransa’da ulusalcılık akımları güçlenmiş ve milliyetçi parti bu aşamada eskisine oranla iki misli genişlemiştir . Normal koşullarda Le Pen’i iktidara getirecek kadar güçlü olan Fransız milliyetçiliğinin önü , küresel emperyalizmin yeni bir Siyonist oyunu ile kesilmiştir . Fransa’nın geleceğinde , Avrupa Birliği için çalışan ulusalcılar ile , İsrail ile ortaklık kurarak yeni bir Roma İmparatorluğu görünümünde Akdeniz Birliği için çalışan Siyonistler’in çekişmeleri giderek tırmanmaktadır . Le Pen kazansa idi , Avrupa Birliğinin ana aksı olan Alman ittifakını daha da güçlendirmeye yönelebilirdi . Yeni başkan Macron ise , Rotshilds’lerin kontrolü altında daha çok küresel aktör olarak hareket ederek geleceğe dönük bir Akdeniz Birliği’nin İsrail merkezli oluşumuna katkı sağlamaya patronların istekleri doğrultusunda daha yakın durabilir .
Yürüyüş hareketi kurarak cumhurbaşkanlığına aday olmak ne anlama gelmektedir ?
Emmanuel Macron , siyasal partiler dışında bağımsız olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olurken , küresel sermayenin desteği ve örgütlemesi ile bu siyasal boşluğu doldurmak üzere “Yürüyüş Hareketi “ adı altında bir sivil toplum yapılanmasını öne çıkararak siyasal partilere karşı kendisine bir sosyal taban oluşturabilmenin çabası içinde olmuştur .Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde normal olarak halk kitlelerinin iktidara doğru yürüyüşe geçmesi beklenirken , Fransa seçimlerinde Rothschild’lerin çocuğu sermayenin iktidara yönelmesinde kilit rol oynamıştır . Holland hükümetinde bakan olana kadar kimsenin tanımadığı bu genç siyasetçinin birden cumhurbaşkanlığı makamına oturması , Avrupa Birliği çatısı altında önemli sarsıntılara yol açabilecektir . Makyavel gibi bir filozof üzerinde yüksek lisans tezi hazırlayan yeni cumhurbaşkanı , umarız Makyavelizmin katı uygulamalarını kendi ülkesinde gündeme getirerek , kendisine oy veren halk kitlelerine yeni acılar yaşatmaz . Patronların kesin desteğini arkasına alan genç politikacıya tanrının” yürü ya kulum “dediği anlaşılmakta ve bu doğrultuda yürüyüş hareketinin siyasallaşması tartışma konusu olmaktadır . Emek,özgürlük,sadakat ve açılım kavramları üzerine dayanan bir yürüyüş hareketi sonucunda Fransa cumhurbaşkanlığına getirilen fazlasıyla genç bir politikacının bankacılık ve Makyavelizm gibi alanlarda yetiştikten sonra açılımlara kalkışmasının ne anlamlara geldiği önümüzdeki aylarda ortaya çıkacaktır . Küreselci patronların çizgisinde ulus devlete karşı politikaları benimseyen Macron ‘a seçim kazandırmak için sermayenin , Fransız Milliyetçi Partisini sürekli olarak aşırı sağ biçiminde kötüleyerek Le Pen’in seçim zaferini engelledikleri ortaya çıkmıştır . Küresel sermayenin medya ve basın organlarını diğer adayların aleyhine kullanmasıyla sermayenin çocuğu iktidara getirilmiştir . Daha şimdiden sermayenin şişme bebeği adı takılan genç cumhurbaşkanını gelecekte çok zor günler beklemektedir . Ulus devletin ve cumhuriyet rejiminin beşiği ve kurucusu olan Fransa’nın , küresel sermayenin seçim oyunlarından kurtulup kurtulamayacağı ya da direnebileceği önümüzdeki günlerde görülecektir.
Tehlikeli gelişmelere yol açabilir
İki büyük parti olarak Sosyalistler ve Cumhuriyetçiler neden seçimlerde kaybettiler ?
Yahudi lobilerinin küresel emperyalizmden yana bir tutum içine girmeleriyle birlikte gerçek anlamda cumhuriyetçilik ya da sosyalizm uygulamalarına yönelme şansı ortadan kalkmıştır. Toplumculuğu esas alan sosyalizm ile devletçiliği esas alan cumhuriyetçilik , küresel emperyalizmin neo-liberal dayatmaları yüzünden etkinliklerini yitirmiştir . Sermayenin liberal politikalarına teslim olan solcular ve cumhuriyetçiler bireysel çıkarlara öncelik vermeye başladıkları noktada halk kitlelerinden uzaklaşarak küçülmüşlerdir . Teslimiyetçi politikalar ile sermayenin dümen suyunda giden sosyalistler ve cumhuriyetçiler Fransa cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunda varlık gösterememiş ve ikinci turda temsilcilerini kalıcı aday yapamamışlardır . Emperyalizm küresel dönemde bir avuç insanı zengin ederek büyük halk kitlelerini açlığa,işsizliğe ve haksızlıklara mahkum ederken ,patronların dizinin dibinde liberalcilik oynayan cumhuriyetçiler ile sosyalistler halk kitlelerinden koparak boylarının ölçüsünü almak durumunda kalmışlardır . Zenginlerin ve üst tabakaların çıkarlarına öncelik veren ve bu doğrultuda neo-liberalizme teslim olan sosyalistler ve cumhuriyetçilerin halkçı ve toplumcu politikalara öncelik vermeleri gerekirken , kolay yola giderek teslim olmaları yüzünden, Fransa gibi devrimlerin öncüsü bir ülkede sermayenin yeni yetme çocukları cumhurbaşkanlığı makamına gelebilmektedirler . Gerçek anlamda cumhurun temsilcisi olması gereken bu makamda sermayenin ve patronların temsilcisinin yer alması gelecek açısından son derece tehlikeli gelişmelerin ortaya çıkmasına neden olabilecektir . Küresel anlamda adalet,barış ve eşitlik peşinde koşan platformlara sosyalistlerin ve cumhuriyetçilerin uzak durmaları yüzünden para babaları bugün bile dünya halklarının geleceğine hükmedebilmektedir .
PROF. DR. ANIL ÇEÇEN

11 Ağustos 2018 Cumartesi

ANKARA KALESİ ANKARA’DA YEREL YÖNETİM Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (13.01.2009) ANKARA KALESİ


ANKARA KALESİ 
ANKARA’DA YEREL YÖNETİM
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
(13.01.2009)
ANKARA KALESİ

Kısa bir zaman sonra bütün Türkiye’de yerel yönetim seçimleri yapılacaktır .Bu nedenle ülke gündemi şimdiden seçim yarışına dönüşmüştür. Siyaset sahnesinde atılan her adım , bu seçimlerde avantaj kazanmaya dönük bir girişim olarak algılanmaktadır .İktidar partisi devleti yönetmekten gelen şansını bu doğrultuda en üst düzeyde kullanmağa çaba gösterirken , muhalefet partileri de buna karşı önlemlerini alarak ,yaklaşmakta olan seçimlerin demokrasinin genel kurallarına uygun bir biçimde cereyan edebilmesi için etkinliklerini artırmakta ve böylece ülke gündemi daha da hareketlenmektedir .Türkiye yılbaşı sonrasında üç aylık bir süre boyunca yerel seçimlere kilitlenmiştir . Artık bundan sonra her türlü iç ve dış sorun ikinci planda kalacaktır . Hatta bu sorunların seçimlerin kazanılması doğrultusunda kullanılması da taraflarca dikkatli bir biçimde değerlendirilicektir . Kim bu durumun aksini söylüyorsa , doğru söylemiyecektir . Siyasetin doğası seçim süreçlerinde her konunun partiler tarafından seçimlerin kazanılması amacıyla kullanıldığını siyasal tarih açıkca ortaya koymaktadır .

Ankara’da bir Türk kenti olarak Türkiye’nin yerel seçimlerinde yerini almaktadır . Ülkenin her köşesinde görülmekte olan seçim heyecanı ve yarışı giderek Ankara’da da yükselmekte ve adaylar belirlendikçe daha üst düzeyde bir çekişmenin kamuoyuna yansıdığı görülmektedir . Ankara’nın Türkiye’nin başkenti olmasından kaynaklanan değişik konumu diğer kentlerdeki yarışın ötesinde , başkentin yerel yönetim seçimlerini ön plana çıkarmaktadır . İktidar partisinin adayının son üç dönemdir Ankara Büyükşehir Belediyesini yönetmesi bu seçimleri daha farklı boyutlara taşımakta , iktidar ve muhalefet çekişmesinin başkentte diğer kentlere oranla daha üst düzeyde bir yarış görünümünde geçmesine yolaçmaktadır . Ankara belediye başkanının medyatik kişiliği ve her fırsatta medya kanallarına çıkarak saatlerce ve hatta günlerce programlar yaparak , seçim yarışını çok etkili bir biçimde kamuoyuna taşıması da Anakara yerel seçimine bir başka hava vermekte ve bu nedenle Ankara yarışı diğer bölgelerdeki çekişmeyi geride bırakmaktadır . Şimdiki belediye başkanının uzun süren görev döneminden gelen deneyimi karşısında muhalefet partileri yeni ve deneyimsiz bir isim çıkarmaktan vazgeçmişler ve Ankara halkı tarafından iyi bilinen eski isimleri iktidar partisinin adayının karşısına dikmişlerdir .Başkent anakent seçimlerinde siyasal konjonktür kadar adayların geçmişi ve deneyimi de etkili olacaktır . Üç büyük parti adayı araısında geçecek olan yerel yönetim seçimlerinde kıran kırana bir çekişmenin yaşanacağı şimdiden belli olmuştur .

Türkiye Cumhuriyetinin içinden geçmekte olduğu bugünkü süreç ülke ve devletin geleceği açısından son derece yaşamsal bir önem taşıdığı için , yerel seçimlerin sonucu bu gidişi etkileyecek bir anlam taşıyacaktır . Uluslararası konjonktürde Türkiye’nin içinde bulunduğu merkezi coğrafya öne çıktığından ve bu bölgenin yeniden yapılanmasında çeşitli yabancı projeler emperyalist devletler ve güçler tarafından zorla Türkiye’ye baskı yöntemleri ile gerçeklmeştirilmek istendiğinden , Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet yapısı ciddi bir zorlanma ile karşı karşıyadır . Emperyalist güçler Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından sonra uygulayamadıkları kendi projelerini bu yüzyılın başlarında yeniden devreye sokarak , dışarıdan destekledikleri siyasal yapılanmalar aracılığı ile kendilerine göre bir yeni siyasal düzeni dünyanın merkezi alanına zorla kabül ettirmek istemektedirler . Böylesine bir süreç içerisinde Türkiye kilit ülke olarak öne çıkmakta ve Ankara’da bu tür bir ülkenin başkenti olarak yeni bir konuma sürüklenmektedir . İşte taml bu aşamada yerel seçimler devreye girmekte ve zorla dönüştürülmek istenen bir ülkenin başkenti olarak Ankara’da da seçim yarışına girilmektedir . Ankara halkının bu genel durumu bilerek hareket etmesi ve oylarını kullanırken sadece başkentin değil ama Türkiye’nin geleceğini düşünerek hareket etmesi gerekmektedir . Bu seçimler belki de Ankara’nın başkent konumunu yitirmesi anlamına gelecek bir noktaya sürüklenmesini neden olabilecek sonuçlar doğurabilir . Yılların Ankara’sında yaşayan Ankaralıların, bu yüzden bilinçli ve sorumlu olarak oy kullanmaları ve başkentin konumu ile beraber Türkiye’nin geleceğini de koruyacak bir seçim sonuçlarının çıkmasını sağlayabilecek doğrultuda emin adımlar atmaları gerekmektedir .

Küreselleşme döneminde dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirmeyi planlayan batılı emperyalist ve siyonist yaklaşımlar , Türkiye’yi bir bağımsız devlet olarak değil ama Orta Doğu bölgesinde oluşturulacak çok uluslu bir federasyonun merkezi alanı olarak görmektedirler . Bu nedenle de , bütün Orta Doğu bölgesini kapsayacak bir kentler düzeyinde yeniden yapılanma forumunu Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olan Ankara’da yapmayı tercih etmektedirler . Böylesine bir kongrenin ulusal ve üniter bir devlet olan türkiye’nin başkentinde yapılmasının anlamı bsüyüktür . Glokal Forum adı verilen , küresel-yerel forumun toplanma merkezi olarak Ankara tesadüfen seçilmiş olamaz . Böylesine bir uluslararası forum üzerinden . yeni Orta Doğu düzeninin ülkeler ,devletler ya da uluslar üzerinden değil ama kentler düzeyinde bir yeni yapılanmayı gerektirdiği toplantıya katılan uzmanlar tarafından dile getirilmiştir . Geçen yıl Türk devletinin kuruluşunda çok önemli bir anlama sahip olan Büyük Taaruz’un yıldönümünde küresel yerel forum toplantısı Ankara’da yapılırken , bu bölgenin geleceğinde , şu an var olan devletlerin olmayacağı ama kentlerde yaşayan halk topluluklarının bölgesel bir federasyona zorlanacağı açıkca ortaya çıktmıştır . Bir anlamda bölgede şu an var olan devlet yapılanmaları , ulus toplumlar , merkezi devlet konumlarının dışlanacağı küresel ve yerel forum aracılığı ile Türkiye kamuoyuna taşınmıştır . Başkent Ankara’nın anakent belediyesi böylesine bir toplantıya ev sahipliği yapmıştır . Tıpkı Orta çağ Avrupa’sında olduğu gibi küçük kent devletlerinden oluşan bir siyasal coğrafya , küresel sermayenin güdümünde olacak yeni bir kentler federasyonuna dünyanın merkezi alanında dönüştürülmek istenmektedir . Ankara anakent belediyesinin Türkiye cumhuriyetini de gelecekte ortadan kaldıracak böylesine bir riskli toplmantıya ev sahipliği yapması , Türkiye kamuoyunda uzun süren tartışmalara neden olmuştur .

Bugün Ankara’da iki ayrı devlet yapılanması vardır . Birincisi Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değişmez maddelerinden gelen başkent olma konumu nedeniyle sahip olduğu merkezi devlet yapılanması ,diğeri de Ankara’nın da diğer kentler gibi bir yerleşim merkezi olması nedeniyle sahip olduğu yerel yönetimi yani yerel devlet yapılanmasıdır . Küreselleşme döneminde bütün dünyaya empoze edilen bir slogan olarak merkezi devletin bitişi ve yerel devletin öne çıkışı aşamasında Ankara’daki yerel yönetimin anlamı diğer kentlerden farklı bir boyut kazanmakta ve başkent günümüzde bir merkezi devlet ile yerel devlet karşıtlığına doğru çekilmek istenmektedir .Bu bölgede varolan bütün devletlerin başkentleri dışlanırken , geleceğin yerel devletleri anlamında kent devletlerinin oluşabilmesi için uluslararası kuruluşlar kentlerde görev yapan yerel yönetimleri yani bir anlamda geleceğin yerel devletlerini muhatap almaktadırlar . Dünya bankası ile beraber Uluslararası para fonu da artık başkentleri devredışı bırakarak kentleri temsil eden yerel yönetimlerle ilişki kurmağa ve bunlara krediler tahsis ederek ekonomik yönden bütün bölgeyi kontrol altına almağa çalışmaktadırlar . Glokal Forum toplantısı ile Türkiye’nin başkenti olan Ankara bölgedeki yeni yapılanma çekişmesinin ana üssü haline getirilmiştir . Eğer Glokal Forum toplantısında konuşulanlar gerçekleşecekse o zaman türk devleti de diğer bölge devletleri ile beraber ortadan kalkacak ve yerine kent devletlerinden oluşan küresel emperyalizm ve sermayenin güdümünde bir bölgesel federasyon kurulacaktır . Böylesine bir süreç içerisinde batı emperyalizmi dünyaya egemen olma amacıyla Ankara’daki merkezi devletin tasfiye edilmesini hedeflemekte , ve bu doğrultuda Ankara’daki ulusal ve üniter devlet dışlanırken , yerine Ankara anakent belediyesi yerel devlet olarak muhatap alınmaktadır . Bir anlamda Ankara’da yapay bir merkezi devlet yerel devlet çekişmesi yaratılmak istenmektedir . Yaklaşık olarak son üç senedir bu durum açıkca Ankara kamuoyunda tartışılmakta ve bu doğrultuda merkezi devlet ile yerel devleti temsil eden yöneticilerin yaklaşımları ile tutumları yakından izlenmektedir . Küresel ve bölgesel geçiş aşamasında bir anlamda başkentteki merkezi devlet ile yerel devlet karşı karşıya getirilmek istenmiş ve Glokal Forum’un Ankara’da toplanması da bu doğrultudaki tartışmaları giderek yükseltmiştir .

Ankara tam bu aşamada ve böylesine tartışmaların içinde bir yerel yönetimler seçimine girmektedir . Ankara anakent belediyesi ile beraber ilçe belediyelerine aday olacak siyasetçilerin bu tür tartışmalar karşısındaki yerlerini iyi belirlemeleri gerekmektedir . Büyükşehir için aday olacakların , Türkiye ile bölgenin geleceği konusundaki düşüncelerini açıkca Ankara ve ülke kamuoyuna açıklamalarında yarar vardır . Ankara gelecekte Başkent olma konumunu koruyarak bünyesinde ulusal ve üniter bir devlet yapısını merkezi olarak barındırmağa devam edecekmidir ,yoksa şimdiye kadar yabancı plan ve programlar ile yarı yarnıya tasfiye edilmiş olan merkezi devlet konumunun tasfiyesine devam edilecekmidir ? Bu seçimlerde tartışılması gereken ana konu giderek devredışı bırakılmakta olan Ankara’nın konumudur . Merkezi devlet tasfiye edilirken , Türkiye eyaletlere doğru yönlendirilirken , Glokal Forumlarla bölgede bir ortaçağ benzeri federasyon hedeflenirken , din bu amaçla kullanılırken ,etnik sorunlar kent devletleri için canlandırılırken , başkent Ankara7nın yerel yönetimi ne yapacaktır ? Ankara anakent belediyesi halen yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti anayasası doğrultusunda başkentteki merkezi devletle beraber mi hareket edecektir yoksa gene Glokal Forumlar ardında giderek batı hegemonyasını bölgeye taşıyacak bir kentler federasyonu süreci içinde mi yer alacaktır ? Bütün belediye başkan adaylarının bu aşamada karşı karşıya kalınan böylesine bir gidiş karşısında açık konuşmaları ve tavırlarını kesihatlarıyla belirlemeleri gerekmektedir . Ankara halkı bu soruların yanıtlarını adaylardan kesin olarak almkadan zoy kullanmamak durumundadır.

Kuvayı Milliye’nin başkenti olan Ankara günümüzde İstanbul ve Kudüs’ün bölge başkenti olma yarışının tam ortasında kalmıştır .Avrupa merkezli hırıstıyan yapılanması bir İstanbul başkentli Yeni Bizans projesi doğrultusunda çaba gösterirken , Kudüs merkezli Büyük İsrail Projesi de ABD destekli olarak devreye girmiş bulunmaktadır . İstanbul ile Kudüs arasında sıkışıp kalmış olan Ankara’nın her geçen gün etkisinin azaldığı ve bölgeye dönük girişimlerde sürekli olarak devredışı bırakıldığı görülmektedir . Bu arada Diyarbakır,Trabzon ve Van gibi kentlerin eyalet merkezi olacağı bir süreç te kamuoyuna taşınmağa çalışılmaktadır .Bu bölgedeki devlet yapılarını devredışı bırakmak isteyen batı emperyalizmi kentleri muhatap alarak yeni emperyal projeleri uygğulama alanına getirmeğe çalışmaktadır . Bu tür emperyal girişimlere karşı Ankara’nın bir devlet başkenti olarak komşu ülkelerin başkentleri ile beraberce ve ortak bir dayanışma içinde hareket etmesi gerekmektedir . Ancak bu yoldan bölgedeki devlet yapılarının güvenliği korunabilecektir . O zaman bölge devletlerinin başkentlerindeki yerel yönetimleri emperyal güçlerin merkezi devletleri devredışı bırakma doğrultusunda kullanma oyunlarına son verilebilecektir . Türkiye’nin emperyal destekli Glokal Forumlara değil ama , tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi komşu ülkelerle dostluk ve dayanışma ittifakı biçiminde yeni Sadabat paktlarına gereksinmesi vardır . Yeni seçilecek Ankara anakent yönetiminin bu gerçekleri iyi bilmesi ve bu doğrultuda yeni bir yaklaşım geliştirmesi Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarlarının korunabilmesi açısından önem taşımaktadır . Yaklaşmakta olan yerel seçimlerde Atatürk’ün Cumhuriyetini başkent Ankara’da koruyacak yeni bir yerel yönetimin işbaşına gelmesi gerekmektedir . Bütün Ankaralılar seçim sandığına giderken varolan koşulları iyi değerlendirerek hareket etmeli ve başkent konumunu koruyacak bir belediye yönetimine Ankara’yı kavuşturmalıdır . Ankara yeniden her bahtı kara için umut kapısı ve devlet merkezi olmalıdır . Yüzyıl sonra hiç kimse

Ankara’yı yeniden eski bir Anadoluna kentine dönüştürme hakkına sahip olamaz . Ankara yirminci yüzyılda olduğu gibi yirmibirinci yüzyılda da Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak yoluna devam edecektir . Emperyalist dostlarımızın bu gerçeği iyi bilmelerinde yarar vardır .

ANKARA BAŞKENT Mİ, BEYLİK Mİ? "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" -Ne var ki, başkent Ankara ise bu seçimlerde sadece kendi yerel yönetimini seçmeyecek ama aynı zamanda geleceğini de belirleyecektir. Bu açıdan Ankara son derece kritik bir bir aşamadan geçmektedir, çünkü Ankara belediyesinde son üç dönemde aynı aday sürekli olarak görevde kalmış ve bir anlamda da koltuğa demir atmıştır.. (ANKARA KALESİ: 01 ŞUBAT 2010)


ANKARA BAŞKENT Mİ, BEYLİK Mİ ? 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
ANKARA KALESİ: 
(01 ŞUBAT 2010)

Türkiye hızla yerel seçimlere doğru gidiyor. Her geçen gün seçim heyecanı giderek tırmanıyor, meydanlar liderlerin mitingleri ile dolarken tartışma konuları da zaman içerisinde sertleşme eğilimleri gösteriyor. Yerel seçimlerin kazanılması için adaylar birbirleriyle yarışırken, meydanlar ve salonlar dolmakta, yerel seçimlerle beraber Türkiye’nin genel seçimlerinde olduğu gibi ülkenin bütün sorunları gündeme getirilmektedir. Yerel sorunlarla beraber genel konuların da ele alınması bir yönü ile yararlı olmakta ve Türkiye’nin geleceğe dönük bir yenilenme sürecinde ilerlemesine katkıda bulunmakta ama diğer yönü ile de genel konular içerisinde yerel sorunların çözümü meselesini geri plana itmektedir. Yerel ve genel sorunlar ile konuların birbirlerinin önemini ortadan kaldırmayacak derecede dengeli bir yaklaşım içerisinde ele alınması, Türk demokrasisinin olgunluk düzeyini gösterecektir. Bu açıdan bütünüyle Türk toplumu bir sınavdan geçmektedir. Seçmen kitleleri belirli bir olgunluk düzeyinde hareket ederek siyasal tartışmaların bir kavgaya dönüşmesini önleyecek ve Türk demokrasisinin bu sınavdan bileğinin hakkı ile geçmesini sağlayacaktır.

Yerel seçimler sırasında bütün il ve ilçeler ve belediye yönetimine sahip olan yerleşim yerleri kendi yönetimlerini oluşturmak üzere karar vereceklerdir. Ne var ki, başkent Ankara ise bu seçimlerde sadece kendi yerel yönetimini seçmeyecek ama aynı zamanda geleceğini de belirleyecektir. Bu açıdan Ankara son derece kritik bir bir aşamadan geçmektedir, çünkü Ankara belediyesinde son üç dönemde aynı aday sürekli olarak görevde kalmış ve bir anlamda da koltuğa demir atmıştır . Aynı adayın dördüncü kez aday olması ve de seçilmesi yirmi yıllık bir yönetim sürecinde aynı kişinin belediye başkanı olmasını sağlayacaktır. dünyanın hiç bir ülkesinde görülemiyecek bir tek adam yönetiminin Türkiye Cumhuriyetinin başkentinde gündeme gelmesi, Ankara’nın geleceği açısından düşündürücü olmaktadır. Batı demokrasilerinde görülemiyecek derecede uzun süreli bir tek adam yönetiminin bir ülkenin başkentinde gerçekleşmesi, demokratik ölçülere uymamakta ve anormal bir durum yaratmaktadır. Dördüncü kez aday olan bir belediye başkanının aynı kentin bir başka ilçesinde daha önce de belediye başkanlığı yaptığı dikkate alınırsa, yeniden seçilme durumunda beşinci dönem yöneticilik durumu ortaya çıkmaktadır. Bir devletin başkentinde beş dönem yerel yöneticilik yapmak o ülkenin demokrasisisinin geride kaldığının en açık göstergesidir. Türkiye’nin değişim sürecinin ortaya çıkardığı normal dışı koşullardan yararlanılarak gerçekleştirilen beş dönem adaylık bir anlamda insan hayatı açısından düşünülürse neredeyse ömür boyu başkanlık anlamına gelmektedir. Hiç bir demokraside yirmi ya da yirmibeş yıllık bir yöneticilik herhangi bir politikacıya ya da yerel yöneticiye tanınan ayrıcalık değildir. Demokrasilerde görevler geçicidir ve hiç bir makam onlarca sene ya da çeyrek yüzyıl bir yöneticinin tekeline bırakılamaz. Bunun tersi bir durum demokrasiye ters düştüğü gibi, bir kentin yönetimini beylik yönetimi denilen keyfiliğe sürüklemektedir.

Bir kentin yönetiminde dört dönem görev almış bir belediye başkanının beşinci kez aday olurken, kendisini anakent yönetiminde kalıcı kılacak bir adımı atması sırasında büyük oğlunu da anakentin en önemli ilçesinde ilçe belediye başkanlığına aday göstermek istemesi de, tam anlamıyla doğu ülkelerinde görülmekte olan beylik yönetimine uygun düşen bir yaklaşımdır. Bir kaç dönem anakent yönetiminde sürekli kalan bir yönetici anakenti kendine ayırırken, başkentin en önemli ilçesine de oğlunu belediye başkanı yapmağa kalkışması tam anlamıyla bir beylik yönetiminin gündeme gelmekte olduğunun açık bir göstergesidir. Babası anakentte oğlu yavrukentte belediye başkanı olan bir siyasal yapının demokrasilerde görülmesi mümkün olmadığı gibi tam anlamıyla doğulu şeyhlik ya da beyliklerde görülmekte olan bir antidemokratik durumdur. Arap ülkelerindeki şeyhliklere bakılırsa ya da doğu ülkelerindeki antidemokratik yönetimler incelenirse benzeri durumlar açıkca görülmektedir. Haydar Aliyev’in ya da Hafız Esad’ın yerlerine oğullarının geçtiği dikkate alınırsa , doğulu yönetimlerde babadan oğula geçen bir aşiret ya da beylik yönetimlerinin doğal karşılandığı görülmektedir . Ne var ki ,böylesine bir aşiret ya da aile yönetiminin batı ülkelerinde ya da çağdaş demokrasilerde ortaya çıkabilmesi mümkün değildir. Ankara’nın uzatmalı belediye başkanının tam anlamıyla doğulu bir anlayış içerisinde kendisi görevde iken oğlunu da ilçe belediye başkanı yapmağa çalışması, başkent yönetiminde beylik yönetimine yönelindiğinin en açık göstergesidir . Aile şirketlerinde görülmekte olan baba-oğul yönetiminin, Türkiye Cumhuriyetinin başkentinin belediye yönetiminde gerçekleştirilmek istenmesi, Ankara’nın başkent konumunun beylik yapılanmasına doğru dönüştürülmeğe çalışıldığını açıkça ortaya koymaktadır .

Anadolu tarihi açısından konuya bakıldığında, bu topraklarda kurulmuş olan büyük devletlerin merkezi yönetiminin zayıfladığı aşamalarda belirli bölgelerde beyliklerin gündeme geldiği görülmektedir. Bu durumun en açık örnekleri Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının yıkılma ya da dağılma dönemlerinde ortaya çıkan tablolarda görülmektedir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu yıkıldığı zaman anadolu’da bir dağılma gündeme gelmiş ama Anadolu Selçuklu devleti toparlanarak yoluna devam edince dağılma önlenmiştir. Ne var ki, Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca bu kez dağılma önlenememiş ve Anadolunun her bölgesinde bir çok beylik yönetimi o bölgelerin güçlü ve zengin ailelerinin soyadı ile gündeme gelmiştir. Her zengin ve güçlü sülale, merkezi devletin yokluğunda kendi egemenliği altındaki topraklarda bir aşiret yönetimine yönelmek istemiş ve bu gibi girişimlerin sonucunda da beylik devletçikleri eyalet yapılanmasına benzer bir biçimde ortaya çıkmıştır. Sonraki aşamada Söğüt bölgesinde kurulmuş olan Osmanlı beyliğinin güçlenerek çevredeki beylikleri kendisine bağlaması üzerine önce Osmanlı devleti kurulmuştur. Bursa’nın başkent olmasından sonra Osmanlı devleti imparatorluğa dönüşmüş ve merkezi gücün yeniden örgütlenmesinden sonra beylikler dönemine son verilmiştir. Benzeri bir durum, Timurlenk’in orduları ile Anadolu’ya gelerek Yıldırım Beyazıt’ı Esenboğa alanında yenilgiye uğratması üzerine ortya çıkmış, Osmanlı devletinin merkezi yönetimi çökmüş ve yeniden Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde beyliklerin oluşumu gündeme gelmiştir. Tarihte Fetret devri denilen bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu önce dağılmış sonra da beyliklerin oluşumu tekrar gündeme gelmiştir. Daha sonraki aşamada ise İkinci Mehmet’in güçlü bir ordu oluşturması üzerine yeniden merkezi yönetim güçlendirilmiş ve Anadolu’da beylikler yönetiminin oluşumu ikinci kez engellenmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğunun teslim olmasından sonra, Sevr Antlaşmasıyla bu geniş topraklarda eskisi gibi beyliklere benzeyen küçük küçük devletçikler oluşturulmak istenmiştir .Batı emperyalizminin Anadolu üzerindeki büyük devleti ortadan kaldırdıktan sonra yeniden küçük devletçikleri eyaletler benzeri bir modele uygun olarak gündeme getirmesi , Sevr haritası olarak adlandırılmıştır. Sevr Antlaşmasının ilkelerine bakıldığı zaman da beylikler benzeri küçük devletçiklerin Anadolu toprakları üzerinde oluşturulmasına çalışıldığı görülmektedir. Bu bölgenin tarihinde görülen böylesine bir küçük yapılanmaya Irak’ın kuzeyinde rastlanmaktadır. Bağdat’taki merkezi devlet çökertilince hemen Irak’ın kuzey bölgesinde yaşamakta olan Barzani ve Talabani aşiretleri kendi devletçiklerini kurma doğrultusunda beyliklerini emperyalizmin desteği ile hukukileştirmeğe çalışmaktadırlar.

Ankara günümüzde hem bir kent hem de bir başkenttir. Bu nedenle Ankara’nın konumunun ikili olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Yerel seçimler sırasında Ankara’nın bir kent olarak geleceği tartışılırken, aynı zamanda başkent olma durumunun da dikkate alınması gerekmektedir. Üç dönem üstüste Ankara anakent belediye yönetimini yürüten uzatmalı başkanın döneminde, Ankara’daki merkezi devlet dış baskılar ve emperyalist politikalar ile küçültülmüştür. Türkiye giderek büyürken, emperyalist baskılar merkezi devletin küçültülmesi için baskılar uygulamışlardır. Ankara son iktidar döneminde Misakı Milli sınırları içerisindeki bu büyük ülkenin yönetimini merkezi olarak yürütemez bir noktaya düşürülmüştür . Nüfusu ve ekonomik yapısı giderek büyüyen bir Türkiye’nin merkezi olarak yönetilebilmesi için Ankara’nın da merkezi devlet olarak büyümesi gerekirken , küreselleşme,Avrupa Birliği ,Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail gibi emperyal projeler yüzünden Ankara başkent olarak sürekli olarak küçülme durumunda bırakılmıştır. Batı emperyalizminin ulus devletleri tasfiye etme süreci içerisinde Türk ulus devletinin başkenti olan Ankara küçülme noktasına getirilmiştir . Ankara’daki merkezi devlet küçülürken, yerel devlet olan anakent belediyesi sürekli aynı yöneticinin yönetiminde fazlasıyla büyütülmüştür. Küresel emperyalizm merkezi ulus devletlere savaş açarken, belediyeleri yerel devlet yapılanmasına dönüştürmeğe çalışmaktadır .Ankara anakent yönetimi de, başkentteki merkezi yönetim devredışı kalırken onun yerini alarak yerel bir devlet gibi hareket etmeğe başlamıştır. Başkent anakent yönetiminin iktidar partisinin yönetiminde olan bütün Anadolu belediyeleri için projeler üretmeğe başlaması, Ankara’daki merkezi devletin devredışı kaldığı bir döneme rastlaması da son derece ilginç bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Başkentteki merkezi yönetim zayıflarken, yerel yönetim giderek devletleşmekte ve iktidar partisinin konumundan yararlanarak Anadolu belediyeleri üzerinde tıpkı bir devlet merkezi gibi yönlendirici roller oynayabilmektedir. Bütün bu gibi gelişmelerin yarattığı çarpıklıklar ulusal,üniter ve merkezi bir devlet yapısına sahip olan Türkiye cumhuriyetinin anayasal ve yasal düzenlerini zorlamaktadır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu geçiş aşamasında Başkent Ankara’nın anakent yönetiminde gündeme gelen demokrasiye ters düşen gedikli yönetim sorunun bu yerel seçimlerde çözüme kavuşturulması gerekmektedir. İsrail destekli , Glokal Forum toplantıları ile Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda Orta Doğu kentleri ile bölgesel federasyon arayışlarına bir ulus devletin başkent yönetiminin yönelmesi ülkenin güvenliği açısından ciddi sorunları gündeme getirmiştir. Ankara anakent belediyesi, Türkiye Cumhuriyetinin başkentinin yerel yönetimi olarak, Anayasal düzen çerçevesinde başkentin ve merkezi devlet yapısının gereksinmeleri doğrultusunda çalışacağına, emperyalizmin bölgesel federasyon planlarına ağırlık veren programlara yönelmesi tamamen yasal düzene aykırı bir durum yaratmaktadır. Ankara Anakent belediyesi, Türkiye Cumhuriyetinin anayasasının üçüncü maddesine uygun bir doğrultuda çalışmak zorundadır. Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olan Ankara, sahip olduğu devlet merkezi konumu ile Türk devleti ile beraber büyüyecek ve güçlenecektir. Geleceğin yüz milyonluk Türkiyesinin merkezi olarak yönetecek Türk devletinin başkenti olan Ankara, ancak ulusal çıkarlar doğrultusunda gelişme gösterebilir ve bu nedenle merkezi devlet yapılanmasının dışına çıkamaz. Ankaralılar yerel seçimler sırasında bütün bu husuları düşünerek oy verecek ve Türkiye Cumhuriyetinin başkentini bir beylik yönetimine sürüklenme riskinden kurtaracak biçimde karar verecektir. Başkent Ankara’yı yirmi yıllık çekişmeden kurtaracak kararın bu yerel seçimlerde oy sandığından çıkmasında, Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından büyük yararlar bulunmaktadır. Ankara başkent olarak kalacak ve hiç bir zaman beyliğe dönüşmeyecektir .