1 Haziran 2018 Cuma

MÜDAFA-İ HUKUK’TAN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE’YE "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" Araştırmacı, Hukukçu, Akademisyen, Yazar: Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN Web Sitesi,


MÜDAFA-İ HUKUK’TAN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE’YE

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

Türkiye Cumhuriyeti bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek kurulmuş, bağımsız bir devlettir. Yirminci Yüzyılın başlarında imparatorluklar çökerken, batının önde gelen emperyalist ülkeleri bu imparatorlukların egemenliği altında bulunan ülkelere saldırıya geçmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’nın doğusunda yer alan üç büyük imparatorluk; Osmanlı imparatorluğu, Rus Çarlığı ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu çöküşe geçerken, okyanuslara egemen olarak bütün dünyaya yayılan batı emperyalizmi de bu durumdan yararlanarak, doğu imparatorluklarının alanına giriyor ve bu bölgelerde yeni koloniler oluşturarak, sahip oldukları sömürge imparatorluklarını genişletmenin yollarını arıyorlardı. Bu aşamada Rusya ve Avusturya ile beraber Osmanlı toprakları da, Batı Avrupa’nın emperyalist güçlerinin ana hedefi haline geliyordu. Birinci Dünya Savaşı biter bitmez hemen, İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri Anadolu toprakları üzerine çıkıyorlar ve kendilerine bağlı bir hegemonya alanı yaratmanın çabası içine giriyorlardı. İmparatorluğun çöküşü ile beraber, devletin ana ülkesi olan Anadolu topraklarındaki Türk varlığına son verme mücadelesi, emperyalistlerin ordularını Türkiye’ye gönderiyordu. Böylesine bir yok edici saldırıyı desteklemek üzere Osmanlı’nın gayrimüslim unsurları olan Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler de içerden Türkleri yok etme saldırısına yardımcı oluyorlar ve mandacı bir çizgide örgütleniyorlardı. Osmanlı aydınları içinde yer alan gayrimüslim unsurların emperyalizmle işbirliği içinde hareket etmesi, ülkedeki dağılmayı hızlandırıyor ve kurtuluş için umutları yok ediyordu.

Dünyanın büyük devlerinin Anadolu’ya saldırıya geçtiği bu aşamada, imparatorluk nüfusunun önde gelen çoğunluk unsuru olan Türkler teslim olmuyorlar ve dağa çıkarak işgalci güçlere karşı direnişe geçiyorlardı. Eli silah tutan Türkler ve gençler milis birlikleri kurarak oturdukları kentleri savunmağa geçiyorlar, ülkede ilerleyen düşman birliklerine karşı pusular kurarak onların önüne geçiyorlardı. Sevr Antlaşması ile her şeyin bittiği, imparatorluk hükümetinin teslim olduğu, ülkede var olan bütün kamu düzeni ve kaynakları yabancılara teslim ettiği o aşamada, halk bu duruma isyan ediyordu. Damat Ferit hükümetinin teslimiyetçiliği ve İstanbul yönetiminin bitişi ile Anadolu’da bir devletsizlik dönemi başlıyordu. O dönemin koşullarında Osmanlı devletinden kalan kamu örgütlenmesi başsız kalınca ve düşman birlikleri ülkenin çeşitli bölgelerine ilerledikçe halk kendi başının çaresine bakmak zorunda kalıyordu. Bir yandan milis güçleri ile harekete geçilirken, diğer yandan da eskiden kalan kamu kurumları yerel yönetimlere dönüştürülüyor ve Osmanlı ordusundan kalan askeri birliklerle Anadolu bölgelerinde ulusal savunmaya geçiliyordu. O zamanın adı ile MÜDAFA-İ HUKUK HAREKETİ, hükümetin teslim olduğu ve devletin bittiği bir aşamada kendi içinden bir ulusal direniş inisiyatifini MÜDAFA-İ HUKUK HAREKETİ olarak çıkarıyordu. Her şeyin bittiği bir aşamada, Anadolu halkı var olabilmek ve kendi ülkesinde yaşayabilmek için teslim olmuyor ve bu harekete katılarak, emperyalist düşmana karşı kendi insanıyla bileşerek var gücüyle karşı koyuyordu. Her şeyin bittiği bir aşamada MÜDAFA-İ HUKUK son çare idi. Bunu iyi bilen Anadolu insanı, hiç kimseden ya da dışarıdan yardım beklemeden, bin yıldır yaşadığı topraklarda kendi geleceğini kurtarabilmek üzere harekete geçiyor ve bunu ulusal bir harekete dönüştürerek bütün yurtta MÜDAFA-İ HUKUK CEMİYETLERİ’ni kuruyordu.

Dünya tarihine geçen en büyük ulusal kurtuluş savaşı olarak, anadolu’daki Türk direnişi ele alınırsa, MÜDAFA-İ HUKUK HAREKETİ, batı emperyalizmine karşı yürütülmüş olan ilk ulusal direniş eylemlidir. Kozmopolit bir imparatorluk yapısından ulusal bir direnişin ortaya çıkması dünya tarihinde ilk kez gerçekleşmiştir. Batının önde gelen ulus devletlerinde uluslaşma olgusu, birkaç yüzyıllık süreç içerisinde ortak Pazar ve yaşam düzeni sonrasında belirginlik kazanırken, Türkiye’de bunun dışında bir örnek ortaya çıkmış ve Türk ulusu Anadolu’da savaş sırasında tarih sahnesine çıkmıştır. Daha önceki yüzyıllarda, Orta Asya’nın çeşitli bölgelerinden Ön Asya’ya gelerek Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde yaşayan Türk unsuru, imparatorluğun gerilemesi ve küçülmesiyle yoğun bir göç dalgası yaşamış ve kenar ülkelerdeki Türk asıllı Osmanlı vatandaşları Anadolu’ya gelerek bu bölgede birleşmişler ve kendilerini yok etmek isteyen batılı emperyalistlere karşı el birliği ile mücadele ederek varlıklarını korumuşlardır. Türk kökenli ya da Türklerle zaman içinde akrabalık kuran kavimler ve boylar, imparatorluğun geri kalan ana ülkesinde bir araya gelince ortak düşmana karşı birleşerek mücadele etmişler ve ortak bir yaşam için verilen kurtuluş savaşı, bu topluluğu kısa zaman içinde uluslaştırmıştır. Bu nedenle Müdafa-i Hukuk hareketi daha sonraları bir KUVAYI MİLLİYE MÜCADELESİ’ne dönüşmüştür. Ülkenin her köşesinde oluşturulan Müdafa-i Hukuk dernekleri zaman içinde birleşerek, Misak-ı Milli ile ilan edilin ulusal sınırların korunmasına yönelince Müdafa-i Hukuk hareketi Kuvayı Milliye’ye dönüşmüştür. Kendi hukukunu korumak için direnme daha sonraları, milli sınırları korumak için savaşmaya dönüşmüştür. İlan edilen sınırlar ulusal olunca kendini korumak hareketi de ikinci aşamada ulusal kurtuluş savaşına dönüşmüştür.

Müdafa-i Hukuk hareketi ile emperyalizme karşı çıkan, sahip olduğu hak ve özgürlükleri koruyan, kendi ülkesindeki yabancı işgali ile savaşan Türk Milleti, tarih sahnesine modern anlamda bir ulus olarak savaş süreci içinde çıkmıştır. Batı ülkelerinde uluslaşma süreci birkaç yüzyıl içinde tamamlanırken, Türkiye’de bu süreç birkaç yılda tamamlanmıştır; çünkü bir var olma savaşı verilmiştir. Böylesine bir ölüm kalım savaşı, misakı milli sınırları içinde yaşayan insan topluluklarını dış tehlikeye karşı birleştirmiş ve beraberce verilen antiemperyalist savaş içinde uluslaşma süreci çok kısa bir zamanda tamamlanmıştır. Daha ulusal kurtuluş savaşının başında yola çıkarken Amasya Tamimi ile Atatürk vatanın işgal altında olduğunu ama Türk ulusunun azim ve kararlılıkla bu duruma son vereceğini bütün dünyaya ilan etmiş ve böylece müdafa-i hukuk hareketinin içeriği ile hedeflerini belirlemiştir. Türklerin tarih sahnesinden silinmesi, yeniden Orta Asya’ya gönderilmeleri gibi projelerle, dünyanın merkezi coğrafyasına saldıran Batı emperyalizmine karşı Türk ulusu dünyanın merkezinde direnmiş ve ulusal varlığını koruyarak bağımsız devlet kurma şansını elde etmiştir. Ulusal kurtuluş savaşını kazanan Türk ulusu, yirminci yüzyılın ilk yarısında kendi ulus devletini ve çağdaş Cumhuriyet rejimini kurarak atalarından miras kalan Anadolu’da sahip olduğu bütün hak ve özgürlüklerini korumuş, bağımsız devlet olarak yirmi birinci yüzyıla kadar siyasal varlığını devam ettirmiştir.

Türkler, dünyanın tam ortasındaki bu merkezi bölgede atalarından miras kalan hak ve özgürlüklerini korumak için bir ulusal kurtuluş savaşı ile beraber hukukun savunmasını da yapmışlardır. Savaş meydanında alınan zaferler daha sonraki aşamada, diplomasi platformunda ve uluslar arası alanda da sürdürülen savunma girişimleri ile tamamlanmıştır. Böylece Lozan ve Montrö Antlaşmalarında, Türklerin ulusal hak ve özgürlükleri bütün dünya ülkelerine uluslar arası hukuka uygun olarak kabul ettirilmiştir. Müdafaa-i Hukuk, ulusal kurtuluş savaşıyla başlamıştır ama daha bitmemiştir; çünkü bu savaş sonrasındaki kazanımların korunması ve bunların geleceğe dönük olarak güvence altına alınması da gündemdedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti ilanıyla, Türkiye Cumhuriyeti çağdaş bir devlet olarak hukuka uygun hareket etmiş Müdafaa-i Hukuk’tan kaynaklanan koruyucu tutumla, kazanılan haklardan geri adım atılmaması için, Müdafaa-i Hukuk savaşımını, dış dünyaya karşı devam ettirmiştir. Türkiye günümüze kadar, bölünüp parçalanmadan ve Lozan’dan elde ettiği haklardan hiçbir şekilde ödün vermeden böylesine bir hukuk savaşımı ile gelebilmiştir. Müdafaa-i Hukuk, Türk Ulusu’nun ve devletinin hem ortaya çıkmasını hem de günümüze kadar korunmasını sağlayan bir mücadelenin adı olmuştur.

Müdafaa-i Hukuk hareketinin öncüsü ve önderi Mustafa kemal Atatürk olduğu içindir ki, bu ulusal kurtuluş eylemi bir anlamda Atatürk ile bütünleşmiştir. Atatürk bir ulusun önderi ve o ulusun devletinin kurucusu olarak zaman zaman düşüncelerini dile getirmiş ve aynı zamanda Türklere düşünce ve kanaat önderliği de yapmıştır. Atatürk’ün düşünce ve planları sayesinde Müdafaa-i Hukuk hareketi başarıya ulaşmıştır. Yine onun düşünce ve politikası ile Türklerin hak ve ulusal çıkarları yirminci yüzyıl boyunca korunabilmiştir. Bu çerçevede Müdafaa-i Hukuk hareketinin içerik ve hedeflerinin Atatürk’ün düşünceleri ile belirlendiği söylenebilir. O dönemin koşullarında olmayacak bir işi başaran Atatürk geniş kültürü ile o dönemde gereksinme duyulan ulusal önderlik misyonunu yerine getirmiştir. Bugün Türk ulusunun sahip çıktığı Atatürkçü düşünce, büyük önderin ulusal kurtuluş savaşı mücadelesi döneminde ortaya koyduğu ve savunduğu düşüncelerden kaynaklanmıştır. Atatürk Türk ulusuna tarihin en zor zamanında önderlik yaparken hem o aşamada yol göstermiş hem de geleceğe dönük olarak Türk ulusunun ulusal varlığını belirleyecek düşünceler öne sürmüştür.

Yirminci yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkan Atatürk önderliği bugün de Türk ulusuna yön gösteriyorsa, yeni yüzyılın başında ciddi bir durum değerlendirmesi yapılması gerekmektedir. Günümüz koşullarında Atatürk’ün düşünceleri geçerliliğini koruyorsa o zaman bu durumun Türk ulusu ve Türk devletinin günümüzdeki yöneticileri tarafından anlaşılması gerekmektedir. Atatürk’ün söylev ve demeçleri ile el yazılarında öne sürmüş olduğu fikirle, aradan geçen uzun bir süreye rağmen Türk ulusuna yol gösteriyorsa, bunun arkasında yatan nedenlerin araştırılması gerekmektedir. Demek ki, Atatürk bir yüzyıl sonrasını görebiliyormuş ve yüz yıl içinde eskimeyecek düşünceler öne sürebiliyormuş. Bu durumun saptanması ile, Atatürk’ün düşüncelerine artık daha farklı bakılması gerekmektedir. Yirmi birinci yüzyılın başlarında dünya düzeni yeniden kurulurken, Atatürk yine Türk ulusuna yön göstermektedir. Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasından sonra bu bölgede yeni devlet modellerini devreye sokmak isteyen emperyalist güçler, şu an da yeniden devreye girerek eski plan ve projelerini uygulamak istemektedirler. Osmanlı’yı bölerek ortadan kaldıran benzeri bir modeli Türkiye’ye de Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeye kalkışmaktadırlar. Türk ulusu tarihten ders alırsa bu planlarını gerçekleştiremezler; ama ders almamakta direnirse ye de ders alması engellenirse bu kez ikinci bir dağıtım operasyonu Türkiye Cumhuriyeti üzerinde uygulanacaktır. Osmanlı’yı dağıtanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu önleyememişlerdir; ama hiçbir zaman da gerektiği gibi kabul etmemişlerdir.

Atatürk sayesinde özgürlüğünü ve bağımsızlığını kazanan Türk ulusu ulusal devletinin kurucusunun yolundan giderek bugünlere gelebilmiştir. Şimdi yeni bir dönemin başlarında; batı emperyalizmi Türkiye’yi Atatürk’ün yolundan ve düşüncelerinden uzaklaştırmak istemektedir. AB sürekli Atatürk ve Kemalizm üzerine olumsuz raporlar yayınlamakta, AB yöneticileri ise Türklere Atatürk’ün çizgisinden uzaklaşma telkinleri vermektedir. Yaşlı adamın resimlerinin devlet dairesinden indirilmesinden başlayarak, Atatürk ilke ve devrimlerinin anayasa ve yasa korumasından çıkarılmasına kadar birçok öneri Avrupalı dostlarımız tarafından gündemde tutulmaktadır. Atatürk’ün devlet modelini karşılarına alanlar, kendi devlet modellerini bu bölgede uygulamak için Türkiye Cumhuriyeti’ne baskı yapmaktadırlar. AB’nin kabul ettirmeye çalıştığı uyum paketleri aslında Türk devletini Atatürk modelinden uzaklaştırmayı ve Avrupa’nın istediği modele dönüştürmeyi hedeflemektedir. AB, Türkiye’yi bugünkü Atatürk modeli ile içine almazken, kendi istediği yapıya dönüştürme hakkını kendinde görmekte ve bu doğrultuda uyum paketleri Türkiye’ye dayatılmaktadır. Böylesine bir çıkmaza sürüklenene Türkiye Cumhuriyeti AB baskısı altında bunalmakta, Avrupa’ya karşı çıkamadıkları doğrultuda Atatürkçülükten uzaklaşmaktadır. Atatürkçü düşünce bugün böylesine bir çıkmazla tasfiye edilmekte Türk ulusu genç kuşaklarının, ulusumuzun kurucu önderi yolundan gitmesi önlenmektedir.

Atatürkçü Düşünce tıpkı Müdafaa-i Hukuk hareketi gibi Türkiye’yi var eden düşüncedir. Müdafaa-i Hukuk bir hareket ve eylem olarak Türk ulusunu tarih sahnesine çıkarmış, Atatürkçü Düşünce de bu varlığı daha sonraki dönemlerde hem geliştirmiş hem de korumuştur. Müdafaa-i Hukuk eylemi ile Atatürkçü Düşünce sistemi arasındaki bağ, tarihsel bir süreç içinde ortaya çıkmıştır. Müdafaa-i Hukuk hareketinin ortaya çıkardığı ulusal varlığı sonraki aşamada biçimlendiren Atatürkçü Düşünce olmuştur. Atatürkçü Düşünce, bu nedenle herhangi bir düşünce sistemi değil, Türkleri tarih sahnesine çıkaran bir düşüncedir. Bu açıdan Atatürk’ün eseri olan Cumhuriyet ve devletin temelinde Atatürkçü Düşüncenin yattığı söylenebilir. Belirli bir düşünce yapısı ile hareket eden Atatürk birikimi ile kurucu önderlik misyonunu yerine getirebilmiştir. Atatürkçü Düşünce günümüzde Türk ulusunun tarihten gelen kökleri ve geleneksel yapısı ile dünyaya bakmasını sağlamakta, bu sayede Türkler kimlik bunalımına sürüklenmeden değişimi kavrayarak uyum sağlamaya çalışmaktadırlar.

Yirminci yüzyılın başında Türk ulusu ve Türk varlığı emperyalizm tarafından yok edilmek istendiği bir aşamada nasıl Müdafaa-i Hukuk hareketi ortaya çıktıysa, yirmi birinci yüzyılın başlarında artık küresel hegemonyaya soyunmuş olan batı emperyalizmine karşı da Atatürkçü Düşünce gündeme gelmiştir. Yüzyıl önce topla ve tüfekle bir ulusal kurtuluş savaşı ve direniş örgütlenirken aradan bir yüz yıla yakın zaman geçtikten sonra da bu kez kalemle, bilgisayarla, yazıyla,sözle ve direniş tutumu ile, Müdafaa-i Hukuk hareketine benzer bir biçimde Atatürkçü Düşünce ortaya çıkmaktadır. Değişen bir yüzyıl ve kullanılan silahlar vardır; ama çizgi aynıdır. O zaman batıya karşı direnerek Türk ulusu nasıl tarih sahnesine çıktıysa bugün de aynı Türk ulusu Müdafaa-i Hukuk hareketinin önderinin yolundan giderek, onun fikirlerini savunarak kendini korumakta ve devletinin kurucusunun yolundan gitmektedir. Artık topla tüfekle savunma dönemi geride kalmış, düşünce ve direniş ile savunma dönemi gündeme gelmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençler ve sonraki Cumhuriyet kuşakları Atalarının izinden giderek O’nun eserine sahip çıkmakta ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar yaşatabilmenin kavgasını yapmaktadırlar.

Soğuk savaşın son yıllarında Türkiye bir askeri ara rejime sürüklenmiştir. Bu dönemde, bütün siyasal partiler ve dernekler ve vakıflar kapatılırken, Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün partisi de kapatılmıştır. O dönemin resmi kişileri devleti kuran atatürk’ün partisinin tarihi misyonunu tamamlamadığını ileri sürmüşler, Atatürk’ün izinden giden Atatürkçüleri ortadan kaldırmışlardır. Partileri kapatılan, dernek ya da vakıflarda örgütlenmelerine izin verilmeyen Cumhuriyetin Atatürkçü kuşakları, bir NATO harekatı olarak gündeme gelen o dönemin askeri rejim koşullarında yılmamışlar, Atatürk’ün ilkelerine ve Cumhuriyet rejimine sahip çıkmak için yoğun çaba göstermişlerdir. Değişen dünya koşullarında emperyalizm yoluna devam ederek dünyanın merkezini işgal ederken, sosyalist sistem dağılmış ve iki kutuplu denge düzeni bozulunca, Atlantik emperyalizmi Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine iyice çullanma şansını elde etmiştir. İngiltere’nin birinci dünya savaşı sırasında yapamadıklarını, gene bir Atlantik emperyalisti olan ABD yapabilmek için yola çıkmış ve Orta Doğu’nun merkezi ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni içerden ele geçirme yolunda epeyce mesafe kat etmiştir. Müdafaa-i Hukuk hareketinin uzantısı olarak varlığını koruyan Atatürkçüler de büyük önderin mirasına sahip çıkabilmek için Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuşlardır. Yirminci yüzyıl biterken, emperyalizmin baskılarına direnen Müdafaa-i Hukukçular yeniden örgütlenerek Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin uzantısı olarak Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuşlardır.

Atatürkçü Düşünce Derneği, Türkiye Cumhuriyeti’nin tanınmış elli bilim ve düşünce adamı tarafından kurulmuştur. Soğuk savaşın bittiği aşamada ve küreselleşme başlangıcında, Atatürkçü Düşünce Derneği çalışmalarına başlamıştır. Batı kapitalist sistemi emperyal bir dünya düzenine yönelirken, önce SSCB’yi dağıtmış, sonra da sosyalist sistemi devre dışı bırakmıştır. Küreselleşme saldırısıyla beraber, ulus devletleri karşısına alan küresel emperyalizm, ulus devletlerin tasfiyesi için yoğun politik baskı uygulamıştır. AB süreci, Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüştürülmesi için kullanılmış, Atlantik emperyalizminin temsilcisi olan ABD, BOP ile Türkiye Cumhuriyeti’ni üs olarak savaşa sürüklemek istemiştir. ABD’yi yönlendiren Siyonist lobiler de Büyük İsrail Projesi şemsiyesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi çıkarları doğrultusunda Orta Doğu ülkelerine karşı kullanabilmenin çatısı içinde olmuşlardır. Har üç proje de Atatürk’ün en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermiş, tıpkı Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi yarı sömürge durumuna sürüklemiştir. İşte Türk halkının bu duruma isyanı,Atatürkçülerin önderliğinde Atatürkçü Düşünce Derneği çatısı altında bir araya gelmeye başlamıştır.Yirmi birinci yüzyıla girerken, Atatürkçü Düşünce Derneği altı yüze yaklaşan şube sayısı, iki yüz bin üyelik potansiyeli ile Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü haline gelmiştir.

Batının emperyalist merkezlerinin Türkiye’nin sosyal ve siyasal yaşamından silmek istedikleri Atatürkçü Düşünce’nin Türkiye’nin yeni Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesi düzeyine gelmesi karşısında tavır değiştirerek Atatürkçüleri yakın takibe almışlar ve ADD’nin kongrelerinde dış destekli listeler hazırlayarak bu örgütün yönetimini ele geçirmek istemişlerdir. Atatürk’ün partisini kapatarak Atatürkçü kadroları tasfiye ederek Atatürk geleneğini temsil eden siyasetçileri dışlayarak,kendi düzenlerinin kurulmasına yönelik yetiştirdikleri kadroları Türk siyasetinde öne çıkararak ve onları kullanarak Türkiye’yi Atatürk çizgisinden uzaklaştırmak isteyen emperyalist güçler karşılarına kocaman bir Atatürkçü Düşünce Derneği’nin tıpkı Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesi gibi çıkmasıyla hızla tutum değiştirmişlerdir. AB, Atatürkçü kuruluşlar hakkında rapor hazırlatarak Atatürkçüleri gözetim altına alırken, ABD daha aktif davranarak ADD yönetimini pasif bir çizgiye çekebilecek kadroların ADD başına gelebilmesi için dernek içinde yeni örgütlenmelere kalkışmıştır.

Özgürlük ve bağımsızlığı karakteri ilan eden Atatürk ,bu tutumu kendisini izleyen Atatürkçülere bir siyasal miras olarak bırakmıştır. Atlantik emperyalizminin baskıları altında ezilen Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçülerinin Atlantik-Avrupa emperyalizmine karşı tutumu Atatürkçü Düşünce Derneği çatısı altında gerçekleşmiştir. Türk toplumu batı emperyalist merkezleri tarafından finanse edilen, devlet ve millet düşmanlığı yapan sivil toplum kuruluşlarınca esir alınmağa çalışılırken, Atatürkçü Düşünce Derneği bir demokratik kitle kuruluşu olarak emperyalizmin Truva atı olan sivil toplumculuğa karşı çıkıyor, uygulanmaya çalışılan mandacılıkla mücadele ediyordu. ADD Türkiye’deki bütün bu durumuna karşı vatansever çizgide antiemperyalist bir cephede buluşabilmeleri için yoğun mücadele vermiştir. Her türlü engele rağmen, ADD Türkiye’nin Edirne’den Ardahan’a her bölgesinde örgütlenmiştir. Tıpkı Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesi gibi bütün yurdu ulusal bir ağ ile kaplamış ve yeni bir antiemperyalist mücadeleyi Atatürkçü Düşünce Derneği kendi çatısı altında başlatmıştır.

Medya kanalları ile Türk insanının beyni yıkanırken, her türlü zihin yönlendirme ve dezinformasyonla Türk ulusu teslim alınmaya çalışılırken, Atatürkçü Düşünce Derneği bütün yurt sathında karşı örgütlenme gerçekleştirmiştir. Sermaye güdümündeki kanallar, mandacı ve taşeron bilim adamları ve yazarları sürekli gündemde tutarken belirli merkezlerce hazırlanan kara listelerle Atatürkçüleri medyanın dışında tutmaya çalışmışlar, Türkiye’nin önde gelen Atatürkçü bilim adamı ve yazarlarına açıkça ambargo uygulamışlardır. Bundan yılmayan Atatürkçüler, ADD şubelerini teker teker dolaşarak halkın ayağına gitmişler ve Müdafaa-i Hukuk hareketini yeniden başlatmışlardır. Türk halkı ve kamuoyunun yakından bildiği bu gerçeği emperyalizm ve işbirlikçilerinin de bilmesi ve anlaması gerekmektedir. Türk ulusu teslim olmamıştır, yurt sathında ADD şubeleri yeni ulusal direnişin kaleleri olarak bütün Türkiye Cumhuriyeti’ni antiemperyalist bir cephede bir araya getirecektir. Yeniden Müdafaa-i Hukuk hareketinin bu ulusal örgütüne bütün Türk vatandaşlarının sahip çıkması gerekmektedir. Siyasal partilerin dışarıdan yönlendirildiği bu aşamada, ulusal hareket ADD çatısı altında yeni bir Müdafaa-i Hukuk eylemini sürdürecektir.

PAKİSTAN’DAN KİRLİSTAN’A (İngilizlerin Hindistan yarımadasına özgürlük tanıdığı sırada ortaya çıkan bir Müslüman devlettir.) Prof. Dr ANIL ÇEÇEN

PAKİSTAN’DAN KİRLİSTAN’A
İngilizlerin Hindistan yarımadasına özgürlük tanıdığı sırada ortaya çıkan bir Müslüman devlettir.
Prof. Dr ANIL ÇEÇEN

**
İngiliz emperyalizminin böl ve yönet ilkesi doğrultusunda, büyük Hindistan Hindular-Müslümanlar olarak ikiye ayrılmış, böylece Pakistan kurulmuştur.
**
Hindulara bağımsızlık verirken, bu kıtanın Müslümanları doğu ve batıda toplanarak Pakistan adı ile ayrı bir devlet kurmalarına giden yol açılmıştır. Önce iki ayrı parçadan oluşan Pakistan devleti daha sonraları ulaşım zorlukları nedeniyle, doğu kısmının Bangladeş olarak ayrı bir isim alması ve kendi bağımsızlığını ilân etmesi üzerine tek parçalı devlet olarak yoluna devam etmiştir. Hint Müslümanlarının oluşturduğu bu devletin nüfusu iki yüz milyona yaklaşmasına rağmen yine de bütün Hint Müslümanlarını çatısı altında toplayamamıştır. Pakistan ve Bangladeş’in iki ayı Müslüman devlet olarak Hint yarımadasından ayrılmalarına rağmen, bugün hâlâ iki yüz milyon civarında Müslüman Hindistan’da yaşamaktadır. Hindistan kıta devleti bu hâli ile en büyük Müslüman azınlığı kendi sınırları içinde barındırmaktadır. Sahip olduğu bu Müslüman nüfus ile Hint devleti de aynı zamanda bir Müslüman ülke olarak kabul edilmektedir. İslâm dünyasındaki gelişmelerde Hindistan da en az diğer Müslüman ülkeler kadar söz sahibi olmak istemekte ve bu durum da Pakistan ile Hindistan arasında ciddî gerginliklere yol açmaktadır. Pakistan Hintli Müslümanları da içine alarak daha da genişlemek istemekte, Hindistan ise, İngiliz emperyalizminin yarattığı ikili durumu geride bırakarak Pakistan ve Bangladeş’i içine alarak bu iki Müslüman devleti de diğer yirmi beş Hindistan eyaleti statüsünde kıtasal birliğin çatısı altına almaya çaba göstermektedir. Hindistan’ın yanı başındaki iki Müslüman ülkeyi yeniden sınırları içine almak istemesi de bu devletlere sürekli bir var olma mücadelesi verme zorunluluğu getirmektedir.

Pakistan sözcüğü bu Müslüman devlet kurulurken İngilizler tarafından konulmuştur. Pencap ve Keşmir gibi eyaletlerin baş harflerinin bir araya gelmesiyle konulan bu devlet ismi, İslâmiyet’in temizliği savunması nedeniyle bir anlamda temiz ülke anlamında Pakistan olarak benimsenmiştir. Bu devletin kurucusu Muhammet Ali Cinnah, tıpkı Hindistan’ın kurucusu Gandi gibi insanlığı, dürüstlüğü ve temizliği savunan bir İslâm âlimi olarak Müslümanların başına geçmiş ve milyonlarca Müslüman’ı çatısı altında toplandığı yeni ülkenin adının Pakistan olmasını sağlamıştır. Bağımsızlığın ilânından sonra Hintli Müslümanlar artık Pakistanlı olmuşlar ve bir temiz ülke vatandaşı olarak yaşamlarını sürdürmek için uğraşmışlardır. Pakistan devleti Hintli Müslümanlara beyaz bir sayfa açmış ve onları emperyalizmin baskılarından kurtararak bağımsız, hür ve temiz bir geleceğe taşımak istemiştir. Hintli Müslümanların devletleştikten sonra, bu konuda ciddî bir arayışa girdikleri ve uluslararası alanda Pakistan’ı saygı gören bir ülke konumuna getirdikleri görülmüştür. Yeni bir devlet olmasına rağmen Pakistan, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, önde gelen bir Asya ülkesi olarak uluslararası alanda önemli girişimlerde bulunmuştur.

Pakistan sözcüğü içinde yer alan “K” harfinin geldiği Keşmir sorunu kuruluştan başlayarak bugüne kadar devam edip gelmiş ve sürekli olarak Hindistan ile Pakistan arasında gerginliğe yol açmıştır. Halkının dörtte üçü Müslüman olan Pakistan’ın yanı başındaki Keşmir eyaletinin diğer Müslümanlarla birleşmesine Hindistan bir türlü izin vermemiş ve bu bölgede sürekli olarak asker barındırarak Keşmir’in Pakistan sınırları içine katılmasını engellemiştir. Hindistan’ın Orta Asya’ya çıkış kapısı önünde yer alan bu eyaletin geleceği İngilizler tarafından kesin bir çözüme bağlanmadığı için Keşmir sorunu günümüzde Pakistan ve Hindistan gibi iki büyük komşu arasında ciddî bir gerginlik oluşturacak şekilde devam etmektedir. Gelecekte, Çin ile beraber Orta Asya bölgesinde rekabet hâlinde olan Hindistan, bütün Asya kıtasında söz sahibi olabilmek açısından Keşmir’i stratejik öneme sahip bir bölge olarak görmekte ve bu nedenle kesinlikle Pakistan ile birleşmesini kabul etmemektedir. Pakistan ise, Keşmir halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle, bu eyaleti Hindistan Müslümanlarının kurmuş olduğu Pakistan devletinin doğal bir parçası olarak görmekte ve bu bölgenin adının baş harfini devletin isminde muhafaza etmektedir. Her iki ülkenin ana hedefi Keşmir bölgesini kendi sınırları içine almak olduğu için, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan Keşmir sorunu bugün de devam etmekte ve iki komşu ülkeyi karşı karşıya getirmektedir. Keşmir yüzünden Hindistan ve Pakistan bugün düşman komşular hâline gelmişlerdir. Pakistan, Afganistan üzerinden Orta Asya Müslümanları ile bütünleşmek isterken, Hindistan da Orta Asya’ya açılan kapı konumundaki Keşmir’den bir türlü vazgeçmemekte ve bu nedenle yarı savaş hâli süreklilik kazanarak devam etmektedir. Böylesine sürekli düşmanlık koşulları içinde, önce Hindistan nükleer güç hâline gelmiştir. Asya kıtasındaki Çin-Rusya rekabeti nedeniyle Rusya’nın desteği ile önce Hindistan bir nükleer güç ülkesi düzeyine gelmiş ve atom bombası yapmıştır. Atom silâhı ile kendisini yok edeceğini varsayan Pakistan’da tıpkı Hindistan gibi nükleer santral yaparak kısa zamanda atom bombası yapmış ve Hindistan’a eş değer nükleer güç hâline gelerek kendi varlığını silâh gücü ile güvence altına almıştır. Kendisine özgü koşulları nedeniyle Pakistan, Çin, Fransa ve Libya’nın destekleriyle bir nükleer güç düzeyine gelmiş ve atom silâhına sahip olan ilk Müslüman ülke durumuna gelmiştir. Diğer İslâm ülkelerinde atom silâhı daha gelişmemişken, Pakistan’ın öne geçerek ilk Müslüman nükleer güç konumuna gelmesi, tamamen bulunduğu yerin jeopolitik özellikleri nedeniyledir. Asya dengelerinde Rusya Hindistan’ı destekleyerek Çin’in karşısına çıkarmaya hazırlanırken, Çin bir adım geri durarak Pakistan’ın nükleer güç olmasına yardımcı olmuş ve Hindistan’ın karşısına sınır komşusu bir Müslüman ülkenin atom silâhı ile çıkmasını sağlamıştır. Tamamen yerel nedenlerle Pakistan’ın atom silâhına sahip olması sonraki dönemlerde sürekli olarak başına dert açmış ve değişen dünya konjonktüründe bu ülkenin emperyalizmin başlıca hedeflerinden birisi konumuna sürüklenmesine neden olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken halifelik kurumu kaldırılmış ve İslâm dünyası İngiliz emperyalizminin güdümüne girmiştir. İslâm kuşağındaki bütün Müslüman devletler önce İngiliz sömürgesi ya da dominyonu olarak kurulmuşlar ve daha sonraları da bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Yirminci yüzyılın başlarında İngilizlerin oluşturduğu dominyonlar daha sonra İkinci Dünya Savaşı ertesinde bağımsızlık kazanmışlardır. Pakistan’da bu İslâm ülkeleri arasında yer almaktadır. Yirminci yüzyılın ortalarında İngiltere dünya jandarmalığı görevini yavaş yavaş Amerika Birleşik Devletleri’ne devretmiş, ABD’de soğuk savaşın son döneminde Sovyetler Birliği’ni çevreleme siyaseti uygulayarak bu bölgedeki İslâm ülkelerini bir “yeşil kuşak” hattında birleştirmiştir. Türkiye, İran, Pakistan, Afganistan’a yönelen ABD politikaları bu dönemde daha çok İslâm ağırlıklı olmuş ve yeşil kuşak ile sosyalist sistemi çeviren Amerikan emperyalizmi Rusya’yı kara ülkesine hapsederek, dünyaya açılmasını engellemiş ve bu kıskacı giderek daraltarak, Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşüne neden olmuştur. İngiliz emperyalizminin Hint yarımadasını bölme taktiği çerçevesinde ortaya çıkan Pakistan devleti daha sonraki aşamada Amerikan emperyalizminin yeşil kuşak stratejisi doğrultusunda anti-Sovyet blok içerisine alınmış ve Rusya’ya karşı kullanılmıştır. Amerika’nın bu ülkeye el atması, nedeniyle Pakistan askerî rejimlerden ve diktatörlüklerden kurtulamamış, bu ülkenin rejimi de tıpkı Türkiye gibi demokrasi ve askerî diktatörlükler arasında gidip gidip gelmiştir.

Pakistan demokrasisi kendi hâlinde gelişirken, Hindistan rekabeti nedeniyle Çin’e yakınlaşma doğmuş ve bu durumdan rahatsız olan Amerika Birleşik Devletleri de askerî yardımlarla ele geçirdiği Pakistan ordusu aracılığı ile bu ülkenin rejimine sürekli olarak müdahale ederek, Pakistan’ın Çin’in etki alanına girmesini önlemeye çaba göstermiştir. Pakistan bir İngiliz emperyalizminin ürünü ülke olmaktan zamanla çıkarak Amerikan emperyalizminin Asya kıtasındaki askerî üslerinden birisi konumuna gelmiştir. Sovyetler Birliği sonrası dönemde gündeme gelen Amerikan-Çin rekabeti çerçevesinde Pakistan’ın rejimi bazen demokrasi bazen da askerî diktatörlük olmuştur. ABD hiçbir zaman bu ülkeyi kendi başına bırakmamış ve sürekli olarak demokratik gelişimine müdahale ederek askerî diktatör adaylarını bu temiz ülke olma iddiasındaki devletin başına getirmiştir. Ziya ül Hak, Pervez Müşerref gibi genelkurmay başkanları Pakistan’ın askerî diktatörleri olmuşlar ve bu ülkeyi Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Çin-Hindistan-Rusya üçgeninde kullanılmasını sağlamışlardır. ABD, Çin ve Fransa desteği ile Pakistan’ın nükleer güç olmasından sürekli olarak rahatsızlık duymuş ve bu ülkenin atom silâhlarının ortadan kaldırılmasını istemiştir. Londra’da eğitim görmüş İngiliz ekolünden Zülfikar Ali Butto Pakistan’ı nükleer güç hâline getirmenin faturasını uydurma bir suçlama sonucunda asılarak ödemiştir. Pakistan’ı İngiltere’nin elinden ABD daha sonra kendi çıkarları doğrultusunda bu ülkeyi Hindistan-Çin ve Rusya üçgenine karşı kullanmaya ağırlık vermiş ve bu doğrultuda Pakistan ordusunu kullanmıştır. Ziya ül Hak gibi kendi yetiştirdiği diktatörler, Pakistan’ın elindeki atom gücünden vazgeçmeyince bir uçak kazasında cezalandırılarak ölüme gönderilmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’da İsrail devleti bir Yahudi ülkesi olarak kulunca Amerikan politikası tamamen Siyonist lobilerin baskı ve güdümü altına girmiştir. İsrail kurulduğu günden buyana bir nükleer güç olarak hareket etmiş ve bu Yahudi devletini çeviren İslâm kuşağındaki bütün devletlerin nükleer güç olmaları önlenmiştir. Türkiye’de bu İslâm kuşağı içinde yer aldığı için ABD ve İsrail tarafından atom silâhına sahip olması engellenmiştir. İsrail yüzünden Türkiye atom silâhına sahip olamazken, yine İrsali yüzünden Pakistan’ın atom silâhı Amerika için rahatsızlık yaratan bir unsur olmuştur. ABD’yi işgal eden ve Siyonizm’in hedefleri doğrultusunda kullanan yeni muhafazakâr Siyonist lobiler, İsrail için tehdit oluşturması nedeniyle hiçbir İslâm ülkesinin nükleer güç hâline gelmesine izin vermemişlerdir. Bu doğrultuda Amerikan devletinin her türlü gücü ve potansiyeli Siyonist lobilerin egemenliği doğrultusunda kullanılmıştır. Bu durumdan en zararlı çıkan ülke gene Pakistan olmuştur. Asya için dengeler çerçevesinde kendi güvenliği için nükleer güç hâline gelen Pakistan’ın bu konumu gerek Amerikan emperyalizmi gerekse İsrail Siyonizm’i açısından tehdit olarak algılanmıştır. Ortadoğu’da İsrail’in güvenliğini sağlama doğrultusunda bütün İslâm coğrafyasını ABD egemenliğine almayı hedefleyen Büyük Ortadoğu Projesi, Pakistan’ı ABD ve İsrail için öncelikli hedef konumuna getirmiştir. Irak ve Afganistan saldırılarından sonra İran için de benzeri bir askerî hazırlığın içine giren Amerika, İran gibi bir Müslüman ülkeyi hedef alırken, yeni bir Haçlı Seferi anlamına gelecek İran saldırısı sırasında, Pakistan ve İran devletlerinin ortak hareket ederek, Pakistan’ın atom bombasını İsrail’e fırlatabileceği tehdit ve tehlikesini görerek önce Pakistan’a müdahale ettiği görülmektedir. ABD ve İsrail ikilisi İran’a saldırırken, İran ve Pakistan arasında kurulacak bir İslâm dayanışması çerçevesinde Pakistan’ın elindeki atom bombasının İsrail’in üzerine atılabileceği varsayımı, ABD yönetiminin uykularını kaçırmış ve bu doğrultuda Pakistan’a müdahale edilmiştir. İran için bir saldırı planlanırken, Irak ve Afganistan üzerinden sürdürülen çevirme harekâtının içine Pakistan’da alınmıştır. Çin hegemonyasının altına girmemesi için Pakistan’da demokrasiye izin vermeyen ABD, bir askerî diktatörlük ile bu ülkeyi kontrol altında tutmaya çalışırken, İsrail’in ABD politikaları üzerindeki etkisinden fazlasıyla rahatsız olan İngiltere’nin de bu ülkenin kurucusu olarak yeniden eskisi gibi devreye girdiği görülmektedir.

Pakistan’daki İngiliz ekolünün temsilcisi olan Buttoların temsilcisi olarak Benazir Butto’nun yıllar sonra yeniden Pakistan’a dönmesi önemli gelişmelere neden olmuş ve bu ülkeyi tam bir karışıklığa götürmüştür. İsrail için Ortadoğu’ya gelen ABD, bu ülkenin güvenliği çerçevesindeki en büyük Arap tehdidi olan Irak devletini ortadan kaldırdıktan sonra, ikinci aşamada en büyük İslâm tehdidi olan İran devletini de ortadan kaldırmayı hedeflemiş ve bu doğrultuda bölge ülkelerinin üzerindeki baskılarını artırmıştır. İran savaşı öncesinde Pakistan’ın elindeki atom silâhını kontrol altına almak isteyen ABD, Çin etkisine ve İngiliz inisiyatifine karşılık bu ülkeye asker sokmanın hazırlığı içindedir. Askerî müdahale durduk yerde olamayacağı için, böylesine bir askerî işgale giden yolda, İran savaşı öncesinde, Pakistan’ın karıştırılmasına öncelik verilmiştir. Müşerref’in askerî diktatörlükten cumhurbaşkanlığına getirilmesiyle Çin’in önü kesilmek istenmiş ama İngiliz ekolünün temsilcisi olan Benazir Butto’nun bu ülkeye dönerek başbakan olmasına izin verilmemiştir. Böylesine bir komplo senaryosunda Butto’nun dönüşü önce desteklenmiş ve daha sonra da bir katliam düzenlenerek, İslâm dünyasının ilk kadın başbakanının tıpkı babası gibi öldürülmesi sağlanmıştır. Pakistan’ın kurucusu İngiliz ekolüne yakın olan baba-kız Buttoların Pakistan yönetiminden uzaklaştırılmalarıyla, bu ülkede ABD etkisi artırılmış ve bundan da İsrail’in çıkarları için yararlanılmıştır.

Benazir Butto’nun öldürülmesi olayında ABD üzerinden yürütülen İngiltere ve İsrail rekabetinin önemli ölçüde payı bulunmaktadır. İngiltere dünya devletinin eski bir korucusu olarak Çin-Hindistan ve Rusya dengelerinde daha dikkatli ve barışçı bir politikayı gündeme getirirken, İsrail’in hegemonyası altındaki Amerika Birleşik Devletleri de, İran’ı yok etme doğrultusunda, Pakistan’da karışıklık çıkmasını istemiş ve bu sürecin sonucunda, tıpkı Irak ve Afganistan’da olduğu gibi Amerikan ordusunun Pakistan’ı işgal ederek, ilk Müslüman atom bombasının kontrolünü Müslümanların elinden almayı hedeflemiştir. Babası gibi bir komplo ile ortadan kaldırılan Benazir Butto’nun dönüşü bir kaos senaryosuna dönüştürülmüş ve Butto’nun ülkesine dönüşü ile başlayan olaylar hızla artarak devam etmiş ve en sonunda bölge barışının umudu olan Benazir Butto’nun öldürülmesi sağlanmıştır. Seçimlerde Butto’nun kazanması ihtimali artınca, cinayete giden yol Atlantik emperyalizmi tarafından hazırlanmıştır. Seçimlere giderek diğer aday olan Navaz Şerif’in Amerika’ya yakın olması ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni kabul ederek İsrail’in istediği ılımlı İslâm politikalarını uygulayacağını söylemesi de, İngiltere’ye yakın olan ve Avrupa tipi bir laiklikten yana olan Benazir Butto’nun ortadan kaldırılmasının nedenlerini açıkça göstermektedir. Pakistan’da Amerika Birleşik Devletleri üzerinden bir İngiliz-İsrail çekişmesi yaşanmış ve Butto’nun öldürülmesi ile İsrail bir adım öne geçmiştir. İslâm coğrafyasının eski patronu İngiltere, Hindistan’ın yanı başındaki Müslüman ülke olarak Pakistan için daha laik bir gelecek düşünürken, bir din devleti olan İsrail, ABD üzerinden bütün İslâm coğrafyasını kontrol atına alabilmek üzere ılımlı İslâmı benimseyecek ve Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda uygulayacak Navaz Şerif gibi önderlerin Pakistan devletinin başına geçmesini istemektedir.

Pakistan, Hindu-Müslüman çatışmasına çözüm için İngiltere tarafından kurulan bir devlet olarak gündeme gelmiş, Asya dengelerinde ve Çin ile Hindistan rekabeti yüzünden nükleer güç konumuna yükselmiştir. Bugün ise, yeşil kuşağın eski bir üyesi olan ülke olarak bütünüyle Büyük Ortadoğu Projesinin hedef alanı içerisindedir. Bu doğrultuda ılımlı İslâm politikaları ile yönlendirilmek istenmekte, emperyalist saldırıya karşı bir İslâm birliği içinde yer alması ya da İran ile dayanışmaya kalkışmaması için de ABD ordusu tarafından işgali planlanmaktadır. Bölgenin eski egemen gücü olan İngiltere bu aşamada devreye girerken ABD üzerinden Büyük Ortadoğu ve ılımlı İslâm politikalarını yönlendiren İsrail’in yeniden bir İngiliz hegemonyasına izin vermeyeceği Benazir Butto’nun öldürülmesi ile anlaşılmaktadır. Avrupa Birliği’nin geride kaldığı yeni dönemde İngiltere eski bir dünya gücü olarak eski sömürgelerinde yeniden devreye girerken, Amerikan emperyalizminin çok uluslu şirketlerin ve de İsrail lobilerinin yönlendirmesiyle bütün dünyayı savaş alanına dönüştürmesine karşı çıkacağı anlaşılmaktadır. Pakistan’da son dönemde yaşananlar bu durumun çok açık bir göstergesi olarak açıklanabilir.

Hint Müslümanları için bir temiz ülke oluşturma ideali ile kurulmuş olan Pakistan devletinin emperyal güçler arasındaki çekişmelere sahne olması ve bu doğrultuda sürekli kaos ve karışıklık olaylarına mahkûm edilmesi, Pakistan’ı tam anlamıyla bir kirli işler ülkesi olarak Kirlistan’a çevirmiştir. Çok kritik bir jeopolitik konuma sahip bulunan bu ülkenin yeniden temiz bir ülkeye dönüşebilmesi için bütün İslâm ülkelerinin ve komşularının bu ülkeye yardımcı olmaları gerekmektedir. Türkiye’nin her koşulda en büyük destekçisi ve yardımcısı olan Pakistan’a bu kritik dönemde daha yakın olması ve her türlü emperyalist baskıdan bu dost ülkenin kurtulabilmesi için elinden gelen yardım ve desteği vermesi gerekmektedir. İslâm dünyasında ABD üzerinden yürütülen İngiltere ve İsrail çekişmesine karşı, bölge ülkeleri bir araya gelerek dayanışma içinde hareket etmelidir. Pakistan’da her türlü kirli emperyal oyun bozulmalı, bu ülke örnek bir İslâm demokrasisi olmalıdır.

İÇİ BOŞALTILAN BAŞKENT: ANKARA "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" - Hukukçu, Araştırmacı-Yazar, Avukat: Prof. Dr. Anıl Çeçen

İÇİ BOŞALTILAN BAŞKENT: 
ANKARA

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Başbakanlık ofisinin İstanbul'a taşınması, Dolmabahçe Sarayı'nın Başbakanlığa devri, Meclise bağlı olan sarayların, Başbakanlığa devredilmek istenmesi gibi başkenti Ankara'dan İstanbul'a kaydırma girişimleri hızla devam ediyor. Ankara merkezli bankalar yabancılara satılarak ya da İstanbul'un gündemindeki yönetimlere devredilerek, yeni Bizans projesi doğrultusunda İstanbul'a genel müdürlüklerini taşıyorlar. Devlet bankalarının da İstanbul'a taşınmaları ile ilgili girişimler belirli bir program dâhilinde yürütülüyor. Ankara'nın ekonomi olarak içi boşaltılmakta ve bütün bankacılık sektörü devletin denetiminin dışına çıkarılmaktadır.

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın merkezî, Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara tarihin her döneminde olduğu gibi her şeyin bittiği bir aşamada Anadolu insanın ve umudu olabilmiştir. Bizans ve Osmanlı İmparatorluğunun bin yıllık başkenti olan İstanbul'un Birinci Dünya Savaşı ile birlikte bitmesi, teslim olmasıyla beraber, batının ileri gelen emperyalist güçleri, Türkiye'yi teslim almaya gelmişlerdir. Önce 1915 yılında Çanakkale önüne gelerek içeri girip, o dönemin başkenti olan İstanbul'u işgal etmek istemişler ama, Atatürk'ün önderliğindeki Türk insanı Çanakkale'nin geçilmez olduğunu açıkça onaya koymuşlardır. Yüz binlerce genç insanımız Çanakkale önünde şehit olmuş ama dünyaya egemen olmak isteyen İngiltere ve Fransa gibi batının önde gelen emperyalistleri geri dönmek zorunda kalmışlardır. Çanakkale zaferine rağmen Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşının yenilen devletleri arasında yer alınca bu kez İngiliz donanması gelerek boğazları geçmiş ve başkent İstanbul'u işgal etmişlerdir. Bu aşamada İstanbul’un adı “teslim olan başkent” anlamında Mütareke İstanbul’udur. İstanbul koskoca bir imparatorluk merkezi olmasına rağmen, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki İngiliz işgaline direnmemiş ve silahları terk ederek Mondros mütarekesi doğrultusunda teslim olmuştur. Altı asırlık koskoca bir imparatorluk bitince merkezin direnmemesi nedeniyle bütünüyle bir teslim olgusu gündeme gelmiş ve bu doğrultuda Bizans’ın çöküşünde olduğu gibi Osmanlı'nın çöküşünde de İstanbul yene testim olmuştur.

Bu aşamadan sonra artık silahlan terk eden ve düşmana teslim olan İstanbul'un adı Mütareke İstanbul'udur ve imparatorluğun geri kalan toprakları düşman askerlerinin işgaline hedef olmakladır. Altı yüzyıl dünyanın ortasında bir büyük alanı yöneten İmparatorluğun Türk asıllı halk çoğunluğu, başkent İstanbul’un teslim olmasına karşılık bu duruma isyan ederek ayaklanmış ve bu aşamadan sonra Anadolu'da bir Kuvayi Milliye mücadelesi başlamıştır. İngilizlere teslim olan padişah yönetimine karşı Anadolu Türk halkı silahlara bırakmamış, dünya savaşından sonra ikinci kez bir savaşa kalkışarak bu kez de ulusal kurtuluş mücadelesine kalkışmıştır. İstanbul'un doğasında var olan teslimiyetçiliği bir türlü Anadolu insanı kabul edememiş, son Osmanlı Meclisinde ilân edilen Misakı Milli andı doğrultusunda milli sınırların içinde kalan vatan topraklarını kurtarabilmek üzere ulusal kurtuluş mücadelesine başlanmıştır. Anadolu'nun her bölgesinde ortaya çıkan direniş hareketleri kısa zaman içerisinde Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkmasıyla ulusal önderini bulunca, dağınık ve başıbozuk direniş hareketleri zaman içerisinde örgütlü bir mücadeleye dönüşmüştür. Önce doğu Anadolu daha sonra da bütün ülkenin bütünleşmesi kongreler ile tamamlanınca yeni siyasal oluşumun bağımsız bir devlet aşamasına gelmesi yeni başkentin Ankara'da kurulmasıyla tamamlanmıştır. Ankara'nın başkent oluşu ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu merkezde açılmasıyla beraber bağımsız Türkiye Cumhuriyetine giden yolda önemli bir adım atılmıştır.

Atatürk yüz yılların ağırlığı ile çökmüş, kokuşmuş, çürümüş, gayri millî sermayeye teslim olmuş, emperyalist devletleri ile işbirlikçiliğe yönelmiş gayrimüslimlerin etkin olduğu İstanbul'u yeniden hiçbir zaman başkent olarak düşünmemiştir. Bizans’tan gelen kozmopolit yapısı nedeniyle bir ulus devlete başkentlik yapamayacak kadar karışık bir nüfusa sahip olan İstanbul, tarihin tozlu sayfaları içine bırakılırken, Anadolu'da yeni doğan devletin genç başkenti olarak Ankara seçilmiştir. Sivas'ın batı Anadolu'ya uzak kalması. Kayseri’nin eskiden gelme gayrimüslim sermayenin merkezi olması, Konya'nın din çevrelerinin toplandığı bir kent olması nedenleriyle, Mustafa Kemal Orta Anadolu'da eski kentleri değil ama genç ve yeni bir kenti başkent seçmiştir. Ankara'nın başkent oluşu bu doğrultuda gündeme gelmiştir. Ayrıca Ankara'nın kara ve demir yollan üzerinde kurulu bulunması, ulaşım kolaylığı gibi imkânlara sahip bulunmasında başkent seçilmesinde önemli faktörler olarak etkili olmuştur. Ayrıca, Türkler Anadolu'ya gelmeden, Arapların güneyden yaptıkları saldırılara karşı Orta Anadolu'yu koruyan bir Ahi Cumhuriyetinin Ankara merkezli olarak onikinci yüzyılda Ankara'da kurulmuş olması da, bu kentin tarihten gelen cumhuriyet birikim taşıması açısından önemli bir faktördür. Asıl hedef olarak bir cumhuriyet devleti kurmayı seçen Atatürk. Anadolu'da kurulmuş olan ilk cumhuriyetin merkezi olan Ankara'yı Türkiye Cumhuriyetinin gelecekteki başkenti olarak seçmiştir. Daha çok bir dikdörtgen yapılanmayı andıran Türkiye haritası dikkate alınırsa. Ankara'nın milli sınırlar içerisindeki merkezi konumu açıkça görülmektedir. Bir devletin başkentinin ülkenin ortasında olması ve vatan topraklarının çeşitli bölgelere eşil mesafede yer alması da önem taşımaktadır. Bir asker olarak jeopolitiği bilen Mustafa Kemal, ülke ve devletin savunulması açısından merkezi bölgenin ortasındaki bir kent olarak Ankara'yı başkent seçmiş ve cumhuriyet devletini bu kemin sınırlan içinde kurmuştur. Bu kadar faktörün dikkate alınmasıyla başkent olarak Ankara'nın merkezi konumuna şimdiye kadar hiç kimse itiraz edememiştir. Çünkü bilimsel ve ulusal değerlendirmelerin bütünleşmesiyle Ankara başkent olmuştur.

Tarihin çeşitli dönemlerinde Anadolu ve Rumeli topraklarımızda yer alan 16 kent çeşitli devletlere başkentlik yapmışlardır. Ankara, bu topraklarda başkent olan 17. kenttir. Çeşitli dönemlerde kurulan ve öne geçen devlet yapılan merkezlerine dayanarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Devletlerin merkezleri olan başkentlerin jeopolitik bilimin verilerine göre doğru yerde seçilmeleri ve gene o dönemin koşullarına göre doğru biçimlerde yapılandırılmaları gerekmektedir. Ankara bu açılardan doğru seçim ve yapılandırılmayla kurulmuş olan bir başkenttir. Bozkırın ortasında bir vaha olarak yeniden yansıtılan Ankara. Atatürk'ün önderliğinde hazırlanan şehircilik plânları ile kurulmuş ve bugüne kadar gelmiştir. Beş yüzbin kişilik bir kent olarak geleceğe doğru tasarlanmış olan Ankara'nın nüfusunun bugün tahmin edilen rakamın on misli büyüklükte olması, beklenenin ötesinde bir gelişmedir. Kentin kuruluşu sırasında, Türkiye ve Ankara nüfusunun bu kadar fazla artacağı öngörülmemiş ve sonraki yıllarda nüfus artışı ve göçlerin getirdiği sorunların çözümü için uğraşılmıştır.

İstanbul eski bir başkent olarak Ankara'nın yeni bir merkez olmasını hiçbir zaman kabul etmemiştir. İstanbul basınının Ankara'da yetişmiş temsilcilerinden birisi olan Cengiz Çandar hiç çekinmeden, Ankara ile ilgili yazısının başlığını "Ankara Cumhuriyeti" olarak yazabilmiş ve Ankara'da kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetini kabul etmediğini öne sürebil mistir. İstanbul, Ankara'daki devleti adam yerine koymadığı gibi, Ankara'da kurulu bulunan Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk milletinin ulusal devleti olarak değil ama, Ankara kentindeki Kurtuluş Savaşı kadrosunun kendisi için kurmuş olduğu bir devlet gibi algılamayı sürdürmüştür. Eski Bizans ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi Orta ve Yakın Doğu bölgelerinin merkezi olma çabası içerisine giren İstanbul, yeni başkent olma arayışı içine girerken sürekli olarak Ankara'nın önünü kesmiş ve Ankara'yı devre dışı bırakarak Türkiye'nin yeniden İstanbul merkezli yönetilmesi için sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmeleri yönlendirebilme çabası içinde olmuştur.

Sovyetler Birliği varken, soğuk sava döneminde İstanbul’un yeniden merkez olma çabalan göze batmazken, küreselleşme dönemine girilmesiyle beraber İstanbul'un yeniden dış güçlere ve emperyalizme teslim olduğu ve onların koşullarını kabul ederek eskiden olduğu gibi Mütareke İstanbul'u olarak hareket ettiği, bu kentteki sermaye ve medya yapılanmalarının yeni yönlenmeleriyle açıkça ortaya çıkmıştır. Açıkça uluslararası güçlerin, küresel sermayenin taşeronluğunu kabul eden İstanbul sermayesi ve onun kuyruğu olan İstanbul medyası, giderek küreselleşme süreci içinde yeni Bizans projesinin işbirlikçisi olarak onaya çıkmış, dışarıyla işbirliği yaparken, dış güçlerin plân ve programlan doğrultusunda, içerinin çökertilmesine dönük girişimlere alet olmuştur. Türklerin İstanbul'u yeniden gayrimüslimlerin yeni Bizans’ına dönüşürken, Türk devletine karşı olan bütün girişimlere alet olmuş ve sırtını Türkiye'ye dönerek, Ankara'daki Türk devletini karşısına almıştır. Küreselleşme sürecinin dünyanın merkezi coğrafyasına getirmiş olduğu üç proje bugün birbiriyle yaramaktadır. Büyük Avrupa projesi, Brüksel merkezli olarak gelişirken. Anadolu'da Sevr haritası doğrultusunda küçük ve gayrimüslim eyalet devletçikleri yaratma çabası içindedir. Amerika'nın Büyük Orta Doğu Projesi ise; yeni Osmanlı vizyonu ile İstanbul'u başkent yaparken, Ankara'nın tasfiyesini gündeme getirmektedir. ABD'nin Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden gündeme getirilmek islenen Büyük İsrail Projesi ise Kudüs'ü başkent yaparak gene Ankara'nın tasfiyesini zorlamaktadır ABD'nin Avrasya stratejisi yene İstanbul üzerinden yürütülürken, New York'tan dünyayı yönetmeye çalışan kapitalist dünya devleti ise yavaş yavaş dünyanın ortasındaki İstanbul'a taşınarak yükselen kulelere yerleşme ve Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan gibi gelecekteki merkezi güç olabilecek büyük devletlere dünyanın merkezini bırakmamak üzere yeni bir İstanbul yapılanmasıyla küresel süreci tamamlamak istemektedirler. Bütün bu gelişmeler İstanbul'u işbirlikçi ve mandacı bir yörüngeye-oturturken. Ankara'daki Türk devletini tehdit etmekle ve Kuvayi Milliye’nin başkenti olan Ankara'nın tasfiyesine giden yolu açmaktadır. Tam bu aşamada eski bir İstanbul belediye başkanının Ankara'da devletin tepesine gelmesinin tesadüf olmadığı açıktır. Küresel emperyalizm dünyanın merkezinde kendi çıkarlarına uygun yeni bir yapılanmayı gündeme getirirken, sermeye ilişkileri ile yarattığı işbirlikçi ve mandacı kesimleri medya ve siyaset sahnesinde öne çıkarmakta ve böylece bu işbirlikçi kadrolar eliyle Kuvayi Milliye’nin başkenti Ankara'nın tasfiye edilmesini kolaylaştırmaktadır. Kamu yönetimi ya da yerel yönetimler reformları adı altındaki girişimlerle Ankara'da devlet yapısı küçültülürken, devletin onbeş bakanlığı kapatılarak yetkilerinin yerel yönetimleri devri zorlamıştır. Eski cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi başkanlığından gelmesi ile Ankara'daki Türk devletini tasfiye eden girişimler durdurulmuştur. Böylece Ankara varlığını bu aşamaya kadar bir başkent olarak koruyabilmiştir.

Yine tam bu sıralarda, başbakanlık ofisinin İstanbul'a taşınması, Dolmabahçe Sarayı nın Başbakanlığa devri. Meclise bağlı olan sarayların Başbakanlığa devredilmek istenmesi gibi başkent Ankara'dan İstanbul'a kaydırma girişimleri birbirini izlemiştir. İstanbul'un eski belediye kadrosu, Ankara'daki devletin tepesine gelince; Ankara'nın küçülmesine, yetkilerin dağıtılmasına, bazı kamu kurumlarının İstanbul'a taşınmasına dönük girişimlerde bulunmuşlardır. Atatürk'ün partisinin sahip çıkmaması nedeniyle, Atatürk'ün bankası İstanbul'a taşınarak küresel sermayenin yönlendirilmesine teslim edilmiştir. Ankara merkezli bankalar yabancılara satılarak ya da, İstanbul’un gündemindeki yönetimlere devredilerek, yeni Bizans projesi doğrultusunda İstanbul'a genel müdürlüklerini taşımışlardır. Devlet bankalarının da İstanbul’a taşınmaları ile ilgili girişimler belirli bir program dahilinde yürütülmektedir. Devlet bankalarının yabancılaştırılmalarıyla ilgili hazırlıklar tamamlanmış özelleştirme görünümü altında uluslararası banka tekellerinin Türk bankacılığını teslim almasıyla ilgili süreç tamamlanmak üzeredir. Yabancılara satılacak devlet bankalarının genel müdürlükleri için de İstanbul'da yerler alınmış ve yeni genel müdürlük binalarının inşaatları tamamlanmaktadır. Böylece, Ankara'nın ekonomi olarak içi boşaltılmakta ve bütün bankacılık sektörü devletin denetiminin dışına çıkarılmaktadır. Bu arada Merkez Bankası’nın da İstanbul'a taşınması ile ilgili girişimlerde birbirini izlemiş ve İstanbul'un dünya ticaret merkezi olacağı gerçekleri ile savunulmuştur. Eski Merkez Bankası genel müdürlerinin dahi karşı çıktığı bu proje tamamen batı kapitalist sisteminin Türk devletine dayatması olarak gündeme getirilmekte ve İstanbul'un ticaret merkezi olması gerekçesiyle tamamlanmak istenmektedir. İş Bankasıyla başlayan Ankara'nın boşaltılması süreci bütün devlet bankaları ve Merkez Bankasının da İstanbul'a taşınmasıyla devam ederse, başkent Ankara'daki Türkiye Cumhuriyeti levhasını aşağı indirmek gerekecektir. Çünkü bankacılık sektörünü kaybeden bir devlet varlığını koruyamaz. Sermaye sahipleri ve bankacılık tekelleri devleti devre dışı bırakınca, kapitalist sistemin istekleri ve kendi çıkarları doğrultusunda, Türk devletinin bütün ülke sahasında istedikleri gibi at koşturma ve cirit atma olanaklarını elde edebileceklerdir. Bu da Türk vatanının bütünüyle sömürge olması anlamına gelecektir.

Devletin yönetim mekanizması dışına çıkarılan ekonomik kuruluşlar, özerk ya da bağımsız üst kurullar görünümü altında IMF ve Dünya Bankası üzerinden uluslararası emperyalizmin güdümüne teslim edilmişlerdir. Artık Telekom Üst Kurulunu hükümet değil ama, IMF ya da Dünya Bankası arayabilmektedir. Bunun en açık örneği Kemal Derviş olayı sırasında görülmüştür. Bankalardan sonra üst kurulların da İstanbul'a taşınarak, sermaye merkezi üzerinden dünya kapitalist sisteminin kontrolüne devredilme hazırlıkları tamamlanmaktadır. TÜSİAD üyesi bütün sermaye grupları ve onların denetimi alındaki Bizans medyası bütünüyle böylesine dış plânların uygulanması için kamuoyu yaratmaktadırlar. Türk siyaseti, yaratılan ortam ve finans kaynaklarının yönlendirilmeliyle tamamen bu projelerin tamamlanmasına kilitlenmiştir. Her şeyi babalar gibi satan bakanların öncülüğünde Türkiye satılmakta, devlet kuruluşları tasfiye edilmekte ve Ankara başkent olmaktan çıkarılmaktadır. Ne var ki, iktidar partisi bütünüyle bu programlara uygun hareket ederken, muhalefet partilerinin bu duruma seyirci kalması ve halta dolaylı yoldan desteklemeleri gerçekten şaşırtıcıdır. Türkiye tam olarak teslim alınırken, başkent Ankara'nın içi boşaltılırken, kamu kurumlan hiçbir şey yapmamakla, kamuoyu ve ordu iç ve dış savaşa yönlendirilmektedir. Türlüye her yönü ile büyük bir oyunun içine itilmiştir işbirlikçi, mandacı kadrolar eliyle Türk devleti ve onun başkenti tasfiye edilmektedir.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın önde gelen marşlarından birisi de Ankara Marşı’dır. Ankara...Ankara...Seni görmek ister her bahtı kara... derken Ankara'nın Türk insanının karanlık geleceğini değiştiren, ona ümit veren bir adres olduğu söyleniyordu. Ankara anakaranın ortasındaki bir kent olarak bu topraklarda yaşayan insanların, kara bahtının önlenmesi ve bir aydınlık geleceğe yönlendirilmesinin umul ışığı ve merkezi olarak devreye giriyor ve tarihin dönemeç noktasında yeni Türk devletinin başkenti oluyordu. Tarih sahnesinden emperyalizm tarafından silinmek istenen Türk ulusu, bir Kurtuluş Savaşı vererek yirminci yüzyılda varolma ve yaşama hakkını elde edince, Ankara hem yeni devletin hem de bütün Türk dünyasının özgür ve bağımsız merkezi olmuştur. İstanbul'daki Bizans artığı gayri milli ve gayrimüslim yapı bunu kabul etmek istemese de, Ankara Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak Türk dünyasının yönlendirici merkezi olmuştur. Ankara bir milleti tarih sahnesinde silinmekten kurtarırken, Orta Asya'dan Önasya’ya gelmiş olan Türklerin, Anadolu topraklarında ve Rumeli'de varolma ve yaşama haklarının da güvencesi olmuştur. Soğuk savaş dönemlerinin koşullarıyla Türk ulusunu aldatan Bizans medyası ve onun arkasındaki gayri milli ve gayrimüslim sermayenin emperyalizm ile işbirlikçileri, Türk devletinin ve başkent Ankara'nın yarı yarıya tasfiyesine giden yolu açmıştır. Ne var ki, aradan geçen yıllar ve yaşanan olaylar, gerçekleri bütün boyutlarıyla gözler önüne sermektedir. Emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri artık Türkiye Cumhuriyetini ve onun başkenti Ankara'yı daha fazla gerileyemeyeceklerdir. Devletin ve başkentin geri kalan yarısı, Anadolu halkıyla bütünleşerek yeni bir Kuvayi Milliye direnişini Atatürk'ün başkentinde gerçekleştireceklerdir. Bizans artığı işbirlikçiler ve mütareke İstanbul'unun taşeron temsilcileri Ankara'nın tam olarak boşaltılmasını bundan sonra gerçekleştiremeyeceklerdir. Ankara'da yeni Bizans projelerine aracı olan siyasal ve bürokratik kadrolarda Türk devletinin çökertilmesi operasyonunda artık daha fazla beşinci kol olarak görev yapamayacaklardır.

Bütün plân ve programların açığa çıktığı ve herkesin ne yapmak istediğinin kesinleştiği bu aşamadan Türkiye Cumhuriyeti ve başkent Ankara'yı tasfiye eden süreç duracaktır. Bu sürecin durmaması için Türkiye'yi iç ve dış savaşa sürükleme senaryoları gündeme getirilmekledir. Türkiye'de yaşayan tüm ulusalcı ve milli güçlerin iç ve dış tehditlere karşı bir araya gelerek ortak hareket etmeleri kaçınılmazdır. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyetinin, kurucusu Atatürk'ün izinden giderek komşularıyla emperyalizme karşı işbirliği ve dayanışma ve düzeni kuracak yeni bir bölge ağırlıklı politikaya yönelmesi de kaçınılmaz görülmektedir. Kuvayi Milliye’den gelen bağımsızlık bilinci ile hareket edecek olan Türk ulusu, hem devletine hem de onun merkezi olan Ankara'ya sahip çıkacak. İstanbul gibi teslim olmayacak, ülkenin her bölgesiyle üniter yapıda bir araya gelerek dışa karşı top yekûn bir savunma gerçekleştirecektir.

KEMALİST MERKEZCİLİK "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" (Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, ağustos 2007, Sayı;107)

KEMALİST MERKEZCİLİK

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

(Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, ağustos 2007, Sayı;107)

Türkiye’nin bulunduğu bölge, dünyanın merkezi konumundadır. İnsan bedenin merkezinde kalp yer aldığı için, Jeopolitik kitapları bu bölgeye kalpgah ya da kalbistan anlamına gelen heartland adını vermektedirler.

Türkiye genel seçimler dönemine girmesiyle birlikte yeniden merkezcilik tartışmaları ile karşı karşıya kalmıştır. Siyasette öne geçmek isteyen her siyasal parti, kendisini merkeze oturtarak gerçek anlamda siyasal merkezi temsil ettiğini öne sürmekte, böylece ülkemizdeki siyasi rejimin gerçek sahihi ve temsilcisi gibi kendisini göstererek merkezciliği öne çıkarmaktadır. Her parti kendi siyasal düşüncesine gere bir merkez yaklaşımı geliştirip, merkezi kendi ilkeleri doğrultusunda tanımlamaya kalkışınca, ortaya birbirinden çok farklı merkez çıkmakta ve bu nedenle de kamuoyunda herkesin üzerinde anlaşabildiği bir merkez tanımı yapılamamaktadır. Herkesin kendine göre bir merkez tanımı olması, neyin ve nerenin merkez olduğu konusundan kuşku yaratmakta birden fazla merkez yaklaşımı, siyasetin merkezi konusunda anlaşmayı önlemektedir. Partiler arası yarışta, halkın daha fazla ilgisini ve desteğini çekebilmek üzere, bütün siyasal partilerin merkezde yer araması hatta daha da ileri giderek kendisini merkez olarak ilân etmesi, demokratik ülkelerde görülebilen ve zaman içerisinde anlayışla karşılanabilecek bir durumdur. Ne var ki siyasal merkez, öyle herkesin kendi çizgisine ve kendilerini yönlendiren güçlerin isteğine göre belirleyebileceği bir serbestliğe sahip değildir.

Dünyanın yuvarlak olması nedeniyle, yeryüzünde kesin bir merkez yoktur. Değişen koşullarda gündeme gelen dönemlere göre dünya ülkelerinin konumları da değişir ve bazıları öne çıkarak, kendilerini dünyanın merkezi olarak ilân edebilirler. Her büyük ülke kendisini dünyanın merkezi olarak görür ve kendi başkentini merkez nokta olarak ilân edebilir. Roma, Londra, Washington, Moskova ve İstanbul gibi kentler tarih içerisinde büyük devletlere ve imparatorluklara başkent olarak hizmet ederken, kendiliğinden dünyanın merkezi konumuna gelmişlerdir. Bugün da Pekin, Tel Aviv, Şanghay, Kudüs kendilerini dünyanın merkezi olarak ilân etmeğe hazırlanmaktadırlar. Gelecekte oluşacak yeni büyük devlet yapılanmaları ya da imparatorluk konumlarına göre, yeni dönemin en güçlü devletinin başkenti kendisini dünya merkezi olarak ilân edebilir. Küresel sermayenin bir dünya imparatorluğunun ardında koştuğu günümüzde, dünyanın merkezinin neresi olacağı belirsizdir. Devletlerarası çekişme ve güç yarışı zaman içerisinde en güçlü olanı ya da yeni süper gücü ortaya çıkaracağı için geleceğin dünya merkezi şimdiden belli değildir. Bir belirsizlik ortamında merkez adayları arası yoğun bir çekişme yaşanmaktadır ve bu durumu da güçlü devletler ya da geleceğin yeni potansiyel güçleri kendi lehlerine çevirmeğe çalışmaktadırlar. Yuvarlak dünya dönmeye devam etmekte ve geleceğin yeni sürecine doğru yol alırken, yeni merkez adayları sıraya girmektedir.

Merkez kavramı, Türkiye için yabancı değildir. Çünkü bütün jeopolitik kitaplarında Türkiye’nin bulunduğu bölge dünyanın merkezi olarak açıklamaktadır. Yerkürenin coğrafyasını siyasal gelişmelere göre inceleyen bilim dalı olarak, dünya coğrafyasını açıklayan jeopolitik bilimi, beş kıtaya yayılmış olan ülkeleri dünyanın genel yapısı içerisinde değerlenmekte, yeryüzünün bugünkü yapısı ile merkezi bölgesi olarak Türkiye'nin komşularıyla beraber yer aldığı Avrasya'yı göstermektedir. İnsan bedenin merkezi organı kalp olduğu için bu bölgeye kalpgah ya da kalbistan anlamında heartland adını veren jeopolitik kitapları, böylece Türkiye çevresiyle beraber dünyanın merkezi olduğunu ortaya koymaktadır. Bilimsel yapıtlar, dünyanın merkezi olarak Türkiye'nin bulunduğu Avrasya kıtasını gösterirken, Türkiye'de dünyanın jeopolitik merkezinin tam ortasında bir ülke olarak, sahip olduğu konumun sorumluluğu ile harekat etmek durumundadır. Bir merkez ülkesi olmanın getirdiği sorumlulukla hareket etmesi gereken Türkiye, dünyanın büyük güçleri ve emperyalist devletlerinin merkezi coğrafyaya yönelen her türlü yaklaşımını ve hareketini hareketlerini izleyerek kendi açısından değerlendirmek zorundadır. Aksi takdirde dünyanın büyük güçleri küçük ya da orta boy ülkelerin dünyanın merkezinde varlıkların sürdürmelerine izin vermeyeceklerdir. Tarihin ortaya koyduğu gerçekler açısından durum değerlendirildiğinde; dünyanın merkezinde ya dünya çapında bir büyük güç veya devlet olmuş ya da dünyanın büyük güçleri merkezi alanı kendi denetimleri altına alabilmek üzere bu coğrafyaya gelmişlerdir. Bu nedenle, Türkiye ve çevresi dünya çapında merkez kavramının yer aldığı tartışmaların tam odağında öne çıkmaktadır.

Günümüzün saldırgan gücü olan Amerika Birleşik Devletlerinin, Orta Doğu'daki askeri birliklerinin adı “merkezi kuvvetler” dir. Onbin kilometre öteden gelerek Irak'ı işgal adanıp, diğer bölge ülkelerini de işgal etmekle tehdit eden Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünya egemenlik sürecinde ordusunu beşe böldüğünü; kuzey, güney, doğu ve batı kuvvetlerinin yanı sıra bu bölgeye de birlikler gönderdiği ve bunların adının merkezi kuvvetle olduğu artık açıkça bütün basın tarafından dile getirilmektedir. Amerikan merkezi kuvvetleri dünyanın merkezini işgal etmek üzere bu bölgeye gelmiş ve merkezdeki bütün ülkeleri tehdit etmektedir. Merkezi bölgede yer alan devletlerin, Atlantik emperyalizminin merkezi güçlerine karşı kendilerini koruyabilmek üzere bir araya gelmeleri yaşamsal bir zorunluluk durumuna gelmiştir. Dünyanın süper gücü yeryüzünün merkezini ele geçirmek için saldırıya geçtiği bu aşamada, merkezdeki ülkeler, halklar ve devletlerin kendilerini koruyabilmek üzere yeni bir merkezi dayanışma ve yapılanmaya gitmeleri kaçınılmaz olmuştur.

Türkiye iç siyaset nedeniyle merkez kavramını tartışırken, aslında dış siyasetin gündeme getirmiş olduğu bir merkez sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Bütün dünya ülkelerindeki iç siyaset, aslında uluslararası gelişmelerin etkisi altında kaldığı için dış siyasette gündeme gelmiş olan merkez sorunu Türkiye'deki son dönem merkezcilik tartışmalarını dolaylı olarak etkilemekte ve yönlendirmektedir. Bu coğrafyanın geleceğine yönelik olan emperyalist projeler Atatürk'ün kurmuş olduğu devlet modelinin dışında farklı bir yapılanmayı gündeme getirdiği için, dış destekle bu tür projelere soyunanlar, kendilerine dışarıdan verilmiş olan görevleri kabul ederek iç siyaseti bu doğrultuda yönlendirmeğe kalkışanlar, kendilerini emperyalist projelerin eş başkanı olarak ilân edenle, ülkede varolan merkezi, angaje oldukları projeler doğrultusunda değiştirebilmek üzere merkezi başka türlü tanımlamaktadırlar ve kendi tanımları doğrultusunda da siyasetin yeni merkezini tanımlarken kendilerini tam olarak merkeze oturtabilmenin cabası içine girebilmektedirler. Böylesine dış ve iç ilişkiler doğrultusunda gündeme getirilen merkez kavramı ve merkeze tartışmaları hem gerçeklere ters düşmekte hem de inandırıcı olmanın çok ötesinde kalmaktadırlar.

Dünyanın jeopolitik merkezindeki bir ülke olan Türkiye, genel seçimlere doğru giderken siyaset giderek merkeze doğru odaklanmakta ve merkezi coğrafyaya yönelik siyasal projelerin uzantısı olan partiler kendilerini Türk siyaset sahnesinde merkeze oturtmaktadırlar. Kendilerini merkez olarak dış kaynaklı ve emperyalist amaçlı projelere göre tanımlayanlar, Türkiye’deki devlet biçimini de bu bölgesel hegemonya projelerine uygun olarak değiştirmek istemektedirler. Atatürk'ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel ilkeler devredişi bırakılmak istenmekte, özellikle İslam coğrafyasında kurulmuş olan ilk laik devlet modeli ortadan kaldırılarak, Atlantik emperyalizminin Müslüman ülkeler dünyasına yönelik olarak geliştirdiği yeni emperyalist projeye uygun bir durum yaratılmak için yoğun çaba gösterilmektedir. Böyle bir süreçte, Atatürk'ün laik cumhuriyeti ortadan kaldırılarak, bütün İslam dünyası için örnek model olabilecek Ilımlı İslam projesi Türkiye üzerinden Müslüman ülkelere aktarılmak istenilmektedir. Türkiye böylesine bir emperyalist proje için hem bir deney alanı hem de bir köprü olarak kullanılmak istenmektedir. Ilımlılaştırılmak ister İslam rejimi, Türkiye üzerinden diğer Müslüman ülkelere aktarılırken, Türkiye’nin batı uygarlığına açılmak ve çağdaş uygarlık düzeni içerisinde hak ettiği yeri alabilmek üzere, Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen laik devlet yapısına son verilmek istenmektedir. Bu noktada, merkezi coğrafyaya yönelik emperyalist proje ile Atatürk'ten gelen Türkiye Cumhuriyet laik devlet modeli karşı karşıya gelmektedir. Anayasada belirtilmiş olan devletin temel ilkesi olarak laikliğin devre dışı bırakılması, Atlantik emperyalizminin, İslam dünyasına dönük hegemonya projesi olan ılımlı politikasının gereği olarak gündeme getirilmektedir. Ulubatlı Hasan’ın İstanbul'u alırken Bizans surlarına diktiği Osmanlı bayrağı gibi Ilımlı İslam bayrağı haline getirilen türban da, Atatürk'ün Çankaya'sını tepesine dikilmek istenmektedir. Bir siyasal simgeye dönüştürülen türban, Cumhurbaşkanlığı makamı olan Çankaya'ya çıkartılırken, yeni Cumhurbaşkanın eşinin türbanlı olmasına dikkat edilmekte ve bu konuda katı davranılarak biç bir biçimde uzlaşmaya yanaşılmamaktadır. Son dönemde, Ilımlı İslam’ın partisi bu konuda katı ve ısrarcı davrandığı için, toplumun her kesiminin kabul edebileceği ve uzlaşma ile ülkenin, devletin ve millet tekliğini kişiliğinde temsil edebilecek yapıda bir cumhurbaşkanı seçilememiş ve bu yüzden bir siyasal kriz çıktığı içindir ki, Türkiye hiç hazırlıklı olmadığı bir biçimde erken genel seçimlere kilitlenmiştir. Laik bir cumhuriyette bir dinsel simge durumuna getirilen türbanın, devlet başkanlığı makamına başkan olacak kişinin eşi aracılığı ile Cumhuriyetin simgesi ve yönetim merkezi olan Çankaya’ya ya çıkartılmak istenmeni, Türkiye Cumhuriyetini temsil eden en üst makam da laik devlet modelini geride bırakan bir gelişme olarak gündeme gelmekte ve halen pozitif hukuka göre varolan devlet modelinin ana yapısı ile ters düşmektedir.

Günümüzde geçerli olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve devletin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar, Atatürk’ün kurmuş olduğu laik, sosyal, demokratik, üniter, ulusal ve demokratik hukuk devleti olarak varlığını korumaktadır. Devletin dayandığı modelde bu altı ilke esas olduğunu göre, Türk devletinin merkezi de bu ilkelerin beraberce ortaya koyduğu bir çekirdek oluşumu temsil eder. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyetinde merkezde politika yapacak siyasal hareketlerin öncelikli devletin dayanmış olduğu bu altı ilkeyi benimsemesi ve bütün politikasını bu ilkelere dayandırarak yürütmesi gerekmektedir. Atatürk Cumhuriyeti devam ettiği sürece, Türkiye'deki merkez politikası kesinlikle Atatürk’ün devlet modelinde esas olan altı ilkeye dayanmak zorundadır. Ulusal, üniter, laik, demokratik ve hukuk devleti esaslarına uymayan ya da ters düşen politikalı savunan siyasal partilerin, Atatürk Cumhuriyetinde merkezde politika yapmaları mümkün değildir. Devlet modelinin çekirdeğini oluşturan ilkeler aynı zamanda merkezin yapısını da belirlediği için bu altı ilkenin dışına çıkanlar ya da başka çizgide politika yürütmekte olan partiler hiç bir biçimde merkezde olamazlar ya da merkeziyetçilik iddiasında bulunamazlar. Merkezin dayandığı ilkeleri benimsemeyen ya savunmayanlar, Atarak Cumhuriyetinin merkezine gelemezler ya da bu devletin merkezinde politika yaptıklarını öne süremezler. Kendi politikalarını kamuoyuna merkezcilik gibi göstererek, Atatürk Cumhuriyetinin merkezini değiştirmek çabası, ancak emperyalist politikaların bölge plânlarını devreye sokulma girişimleri ile açıklanabilecekti. Bu tür politikalar başka merkez arayışlarının ya da yeni oluşturulmak istenen projelere uygun düşecek devlet modellerinin merkezlerini gündeme getirmektedirler. Ilımlı İslam’ı savunan bir merkezci yaklaşım da Büyük Orta Doğu prosesi uyacak bir Ilımlı İslam devletinin merkezini yeniden oluşturma çabası olarak açıklanabilir.

Atatürk'ün kurmuş olduğu ulusal, üniter, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti bir devlet olarak devam edeceği ve varlığını sürdürdüğü ve bu ilkeler doğrultusunda devam etmek zorunda olduğu için, bu devletin çatısı altında yapılacak merkeziyetçi politika, ancak Kemalist modele uygun olmak zorundadır. Daha açık olarak ifada edilmesi gerekirse; Türkiye Cumhuriyetinde merkeziyetçi bir politika ancak Atatürk (ya da Kemalist) bir yaklaşım ile mümkün olabilecektir. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk'ün dile getirdiği üzere; “payidar kaldıkça”, bu ülkede merkeziyetçilik ancak Kemalist politikalarla yapılabilir. Devletin temel çekirdek modeli Kemalist olduğuna göre, Türkiye'de merkeziyetçilik Kemalist çizgide olacaktır. Genel kamu hukukunun ortaya koyduğu üzere, her devletin bir modeli vardır ve o modelin dayandığı temel ilkeler devletin merkezinin içeriğini belirler. Merkezde devletçilik yapanlar da modelin esasını gündeme getiren o ilkelerin bütününe uymak ve onları bu bütünsellik içinde savunmak durumundadır. Devlet modeli değişmedikçe merkeze yönelen ve merkezdeki politikalarda Atatürk ilkeleri esas olacak ve buna göre merkeziyetçi yaklaşımlar denenebilecektir. Atatürk Cumhuriyetinde, Atatürk ilkelerini esas almayan hiç bir politika merkeziyetçilik öne süremez. Atatürk’ün devlet modeli ayakta kaldığı sürece, merkeziyetçiliğin Kemalist çizgide olması bir zorunluluktur. Bunun dışına çıkan yaklaşımların, Atatürk'ün modelini değiştirmek isteyen politika ya da yaklaşmaların, girişimlerin merkeziyetçilik iddia etmesi söz konu olamaz.

Türkiye’de ulusal (milli) merkez, Kemalist bir yapıya sahip bulunmaktadır. Ulusal devletin ve cumhuriyet rejiminin temelindeki merkez de buna göre biçimlenmiştir. Ulusal olmayan unsurların devletin içine girmesi ya da ulusal olmayan politikaları savanan partilerin iktidara gelmesi, ulusal merkezi tehdit ettiği gibi, Kemalist Cumhuriyetin de geleceğini tehdit edecektir. Uzun süren mücadelelerin bir sonucu olarak kurulmuş olan Türk devletin, merkezinde ciddi bir tarihsel ve siyasal bilinç düzeyi bulunmak zorundadır. Ancak o zaman devleti ve cumhuriyet rejimini tehdit eden girişimlere karşı devletin merkezi, Kemalist çizgide kendisini koruyabilecektir. Kemalist merkez, Türk devletinin çelik çekirdeği olarak devam ettiği süre, dış baskılar ya da siyasal çıkarlar yüzünden merkeze yönelik kaydırma ya da saptırma girişimleri, başarısızlıkla karşılaşacaktır. Ülkeye ve devlete yönelen her türlü tehdide karşı, merkezin Kemalist bir çizgide güçlendiril gerekmektedir. Güçlü bir Kemalist merkez her türlü emperyalist saldırıyı püskürtecektir. Kemalist merkez siyasetin odağı olmaya davam edecektir.

30 Mayıs 2018 Çarşamba

ANKARA KALESİ "ABDÜLHAMİT'İN ŞAM DEVLETİ" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (02 Ağustos 2015 - Pazar)

ANKARA KALESİ: 
"ABDÜLHAMİT'İN ŞAM DEVLETİ"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (02 Ağustos 2015 - Pazar)
Dünya üçüncü bin yıla doğru ilerlerken üçüncü dünya savaşını birileri Suriye’de yaşanmakta olan savaş sürecinden çıkartmaya çalışmaktadır .Bir çok merkez ve uzman bu konuda düşüncelerini dile getirirken , bu bölgenin tarihsel geçmişini ve bugüne gelen mirasını ele alarak dünyanın geleceğini tartışmaktadırlar . Dünya tarihi içinde Orta Doğu’nun geçmişi ele alınarak irdelenirken , Suriye’nin de geçmişi didik didik edilmekte ve geçmiş dönemlerden bugüne uzanan bir zaman dilimi içinde bu ülkenin haritası ve jeopolitik konumu yeniden belirlenmeye çalışılmaktadır .Türkiye cumhuriyetinin güney sınırlarından başlayan bu ülkenin geçmişi , bütün bölgeyi ilgilendirdiği gibi en uzun sınırlara sahip olduğu Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir . Türkiye’nin hemen güneyinde yer alan bu ülke açısından da Türkiye Cumhuriyeti bu ülkenin kuzey komşusu olarak haritada yer almaktadır . Dokuz yüz kilometrelik bir ortak sınır bu iki ülkenin kaderini bir araya getirmekte ve her iki ülkede kendi geleceği ve güvenliği açısından birbirini yakından izlemek zorunda kalmaktadır . Bu çerçevede Suriye’de cereyan etmekte olan iç savaş her yönü ile Türkiye’yi yakından ilgilendirmekte , Türk devletinin bu ülkeye olan komşu konumundan bütün emperyalist devletler yararlanmak istemekte ve kendi emperyal planları doğrultusunda Türkiye’yi ve Türkleri savaş senaryoları doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadırlar . Bu doğrultu da ,son zamanlarda Türkiye’nin başlıca meselelerinden birisi haline gelen Suriye sorunun çözümü için, bu ülke ile ilgili olan bütün gerçeklerin ortaya konulması gerekmektedir .
ABD’nin Büyük Orta Doğu , İsrail’in Büyük İsrail , Avrupa Birliğinin ise Büyük Avrupa planları doğrultusunda merkezi coğrafya haritasının yeniden çizilmeye başlandığı yeni dönemde , önce Irak’ta işgal savaşı başlatılmış ve daha sonraları da Arap baharı provokasyonları sonrasında Suriye de iç savaş çıkartılmış ve Türkiye’nin güney sınırlarında yer alan bu iki komşu devlet yıkılmaya çalışılmıştır . Tarihin çeşitli dönemlerinde bazen aynı devletin çatısı içinde bulunan bu üç ülke zaman zaman da merkezi coğrafyanın jeopolitik konumu nedeniyle , karşıt devletler çatısı içinde yer alarak birbirleriyle savaşlara sürüklenmek zorunda kalmışlardır .Bazı dönemlerde merkezi alanın ortak kaderi bu üç ülkeyi benzer bir yöne doğru çekmiş , bazen da doğu-batı ya da kuzey-güney ekseninde gündeme gelen siyasal gelişmeler , orta dünya ülkelerini birbirine karşıt konumlara sürüklemiştir. Türkiye topraklarında tarih sahnesine Selçuklu ya da Osmanlı İmparatorluğu gibi ortaya çıkan devletler, genellikle güneye doğru genişleyerek Irak ve Suriye bölgelerini de kendi hegemonyaları altına alabilmişlerdir . Bazan da bu durumun tersi olmuş , Suriye’ de Şam merkezli olarak ortaya çıkan Emevi imparatorluğu ya da Irak’ta kurulan Bağdat merkezli Abbasi imparatorluğu kuzeye çıkarak Anadolu yarımadasında kendi hegemonya alanlarını yaratmak istemişlerdir . Dört halife dönemi sonrasında, önce Emevi devleti , daha sonra da Abbasi imparatorluğu kuzeye doğru yayılırken Anadolu topraklarında egemenlik aramışlardır .Her üç ülkenin tarihinde ortak dönemler ve yönler fazlasıyla çoktur . Bu gibi benzerlikler, bugün üç ayrı devlet olarak dünya haritasında yer alan bu merkezi alan ülkelerini tarihsel geçiş aşamalarında siyasal etkilenme sürecine itmiştir .Merkezi alanın tam ortasında yer alan bu üç ülkenin ortak geçmişi ,geleceğe dönük bir benzer yapılanma arayışını bugün de bölgeye dayatmaktadır . Günümüzde bu ülkelerin birbirleriyle etnik ve dinsel kavgalara sahne olmaları , geçmişten gelen siyasal birikimin doğal bir sonucudur .
Osmanlı İmparatorluğu üç yarımada üzerinde kurulu bulunan bir merkezi dünya devleti idi . Kuzey ve orta Asya’dan gelen Türkmen toplulukları Selçuklu İmparatorluğu döneminde , Azerbaycan üzerinden Irak ve Suriye’ye yerleşirlerken, aynı dönemde Anadolu yarımadası üzerine de giderek bu bölgeye de yerleşmişlerdir . Horasan bölgesini merkez tutan Selçuklular İran ile beraber Irak,Suriye ve Anadolu yarımadasını da yerleşerek buraları yeni yurtları haline getirmişlerdir . Arab yarımadasında yer alan Irak ve Suriye ülkeleri ile birlikte, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulu bulunduğu Anadolu yarımadası da Türklerin hegemonyası altına girmiştir . Selçuklu devleti Hazar bölgesinden gelen Türk boyları ile kurulurken , aynı dönemde Asya ve Avrupa’dan gelen akınlar fazlasıyla etkili olduğu için , Selçuklu İmparatorluğu çok fazla dayanamayarak parçalanmak zorunda kalmıştır . Selçukluların İran,Irak ve Suriye bölgelerinde etkinliklerini yitirmelerine rağmen Anadolu’da son olarak ayakta kalan Anadolu Selçuklu Devleti daha uzun bir süre direnerek Anadolu yarımadasının Türkleşmesini sağlamıştır . Anadolu Selçuklu devletinin de bir süre sonra yıkılmak zorunda kalması üzerine , bu yarımada da yaşayan Türk boyları bu kez Osmanlı devleti olarak ortaya çıkarak yeniden bir Türk hegemonyasını merkezi alanda geliştirmeye yönelmişlerdir . Türkler yeni imparatorluğun çatısı altında önce Anadolu yarımadasında egemenliklerini kurmuşlar, daha sonraki aşamada ise suyun karşı yakasına geçerek Balkan yarımadasına ayak basmışlardır .Uzun süren savaşlar sonucunda Avrupa kıtasının ortalarına kadar Balkan yarımadasını fetheden Türkler, merkezi coğrafyadaki ikinci yarımadayı da ele geçirmişlerdir . Balkanlar bölgesinin ele geçirilmesi , Osmanlı devletinin merkezi alanda güçlü bir devlet olarak yedi yüzyıl varlığını sürdürmesini sağlamıştır .
Osmanlı devletinin hegemonya kurduğu üçüncü yarımada Arap yarımadası olmuştur . Anadolu merkez haline gelirken ,Balkanlar hegemonyanın batı ucunu oluşturuyor ve imparatorluğun gücü daha sonraki aşamada güneye doğru uzanırken , Osmanlılar Arap yarımadasının tamamını ele geçirdikten sonra, bir de Afrika kıtasının kuzey bölgelerini de kendi otoritesi altına alarak dünyanın en büyük devleti haline geliyordu . Bugün Irak ve Suriye de devam etmekte olan iç savaşlarda , Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarından kalan siyasal mirasın bölüşümü kavgası sürüp gitmektedir . Batı emperyalizmi tarafından kışkırtılan Arap baharı olayları Irak ve Suriye’yi iç savaşlar üzerinden yeni bir savaş dönemine sürüklerken , Balkan ve Arap yarımadaları üzerinde yer alan Anadolu yarımadası üzerinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği tartışma alanına girmiştir . Avrupa kıtası üzerinde sürekli olarak batılı emperyalist güçler ile çekişmek ve savaşmak zorunda kalan Osmanlı devleti , Balkan yarımadası içinde yer alan küçük toplulukların Balkanizasyon adı altında dağılmaya doğru yönlendirilmesiyle önce dağılmaya başlamış ve daha sonra da Birinci Dünya Savaşı ile birlikte çökerek dünya haritasından çekilmiştir . Osmanlı imparatorluğunu meydana getiren üç büyük yarım adadan Balkan yarımadası yirminci yüzyılın başlarında ayaklanmalara sahne olunca , Osmanlı devleti bu yarımada üzerindeki hegemonyasını yeniden tesis edememiş ve üst üstü iki kez gündeme gelen Balkan savaşlarının yitirilmesiyle birlikte , üç kıta arasındaki Türk imparatorluğu olarak Osmanlı devletinin çöküş süreci başlamıştır . Üç yarım ada sonrasında Kuzey Afrika kıtasını da ele geçirmiş olan Osmanlı hegemonyası ,Akdenizi tıpkı Roma imparatorluğu döneminde olduğu gibi bir iç deniz haline getirmiştir . On dokuzuncu yüzyılın başlarında Yunanistan’ın Osmanlı imparatorluğundan koparak bağımsız devlet olmasıyla başlayan Balkanizasyon sürecinde,Balkan ülkeleri teker teker bağımsız devlet olmaya doğru yönlendirilerek ,merkezi alandaki Osmanlı hegemonyasına son verilmek istenmiştir . Balkan yarımadasının bütünüyle elden çıkmasına neden olan Balkanizasyon oluşumu bir imparatorluğu dağıtırken , Osmanlı yönetimini yeni arayışlara itmiş ve bu devletin Balkan yarımadası koptuktan sonra devam edebilmesi için farklı arayışlar kendiliğinden gündeme gelince zamanın Osmanlı padişahı Abdülhamit yeni bir devlet alternatifi arayışını öne çıkarmıştır .
Balkanların ayaklanması sonrasında Kafkasya bölgesinin de Rus Çarlığının işgali altına girmesi Osmanlı yönetimini hepten yok olmak gibi bir çıkmaz ile karşı karşıya bırakması üzerine zamanın imparatoru II.Abdülhamit , birinci yarımadanın elden çıkışı sonrasında geride kalan iki yarımadayı bir arada tutacak yeni bir devlet yapılanması arayışı içine girdiği görülmüştür . Anadolu ve Arap yarımadalarını bir arada tutabilecek yeni imparatorluk yapılanmasının merkezinin jeopolitik olarak iki yarımada arasında ve tam bir kesişme noktası üzerinde kurulması gerektiği için , iki yarımada üzerinde eskiden egemenlik kurmuş olan Emevi İmparatorluğu benzeri bir oluşuma gidilmesi, yeni bir alternatif olarak öne çıkınca ,Abdülhamit İstanbul’u bırakarak Şam’ı imparatorluğun merkezi yapmaya yönelmiştir . Üç kıtanın kesişme noktasındaki bir boğaz üzerinde uzanıp giden İstanbul’un orta dünya imparatorluğu alanında başkent olarak kalabilmesi için jeopolitik açıdan Balkan yarımadasının Osmanlı çatısı altından çıkmaması gerekiyordu . Balkanları kaybeden ve elinden çıkaran Osmanlı İmparatorluğunda İstanbul kenti merkezi konumunu yitiriyor ve Anadolu yarımadasının ucunda , Arap yarımadasına çok uzak bir mesafede kalıyordu . Rusya’nın Kafkasya bölgesini ele geçirdikten sonra tam Orta Doğu’ya doğru inmeye yönelmesi aşamasında ,Fransa’yı yanına alan Britanya İmparatorluğu Kıbrıs adasına gelip yerleşerek merkezi alanın hegemonyasını Müslüman olmayan bir emperyal güç olarak tesis ederken , orta dünyadaki İslam egemenliğini açıktan tehdit ediyordu . Kuzeyden gelen Hrıstıyan tehdidi olarak Rusya’nın önünün kesilebilmesi için , batı emperyalizminin o dönemdeki başlıca temsilcisi olan Britanya İmparatorluğu Kıbrıs’ı işgal ederek ve bu ada üzerinden merkezi coğrafyaya yayılarak, orta dünyadaki Türk ve Müslüman hegemonyasını tehdit ediyordu .
Avrupa kıtasında Fransız devrimi sonrasında devletler ulusal yapılanmaya dönüşürken ,devletsiz kalan Yahudiler Budapeşte merkezli geliştirdikleri Siyonizm akımı doğrultusunda kendilerine bir yurt ararken, I898 yılında İsviçre’nin Basel kentinde toplanarak örgütledikleri ilk Siyonist kongre de Filistin’i Yahudilerin anayurdu ilan ederek , Avrupalı Hrıstıyanların ele geçirmeye yöneldikleri merkezi coğrafyanın tam ortasında, bu kez tarihte iki kez kurulmuş olan Yahudi devletinin devamı olarak bir üçüncü Siyonist devleti Filistin topraklarında ilan etmeye hazırlanıyorlardı . Thedor Herzl gibi bir Macar yahudisinin öncülüğünde örgütlenen Yahudi devleti girişimini temsil eden bir heyet , Osmanlı padişahı Abdülhamit’i ziyaret ederek Filistin topraklarını İsrail’i kurmak için istemişler ama padişahın bunu red ederek o topraklarda bütün Osmanlı tebasının hakkı olduğunu ileri sürmesi üzerine , Siyonist örgütün ikinci heyeti yeniden Abdülhamit’i ziyaret ederek Filistin’i vermiyorsa Kıbrıs adasını Yahudi krallığı kurulabilmesi için Siyonistlere teslim edilmesini talep etmişdir . Ruslar Kafkaslardan Orta Doğu’ya doğru inerken , Akdeniz üzerinden bölgeye giren İngiltere ve Fransa Balkan ülkelerini ayaklandırarak Osmanlı İmparatorluğundan kopmaya doğru sürüklerken , Avrupa kıtasından Vatikan öncülüğünde kovulan Yahudiler de Orta Doğu’ya gelerek kendi devletlerini kendi din kitaplarında yazılı bulunan kutsal topraklar da kurmaya yönelmeleri üzerine , üç cephe de birden aynı dönemde savaşmak zorunda kalan Abdülhamit , imparatorluğu dağılmaktan kurtarmak üzere Balkanlar’da etkisini yitirmiş olan Osmanlı devletini n merkezini İstanbul kentinden çıkartarak Şam kentine taşımaya yöneliyordu . Osmanlı devletinin çöküş sürecinde 33 yıl gibi uzun bir süre imparatorluk koltuğunda oturan Abdülhamit ,her türlü saldırı ve işgal girişimi ile mücadele ederken , Osmanlı devletini geleceğe dönük olarak yeniden kurmaya yöneliyordu. Bu yönü ile bir İslam imparatoru olmasına rağmen çağdaş bir devlet adamı kimliğini ortaya koyan Abdülhamit ,bir çok alanda reformlara ve benzeri yeniliklere yönelerek , batının gelişmiş ülkeleri ile devletlerarası rekabete girmek için çaba harcıyor ve güçlenen Avrupa emperyalizmi ile baş edebilmek için benzeri reformların Osmanlı devletinde yapılmasını istiyordu.
. Abdülhamit zamanına kadar Osmanlı yönetimi Balkanlardaki Yahudi nüfusun baskı ve yönlendirmeleriyle , Avrupa’nın Hrıstıyan yapılanmasına karşı emperyal bir denge unsuru olarak devreye giriyor ve Hrıstıyan saldırılarına karşı güçlü bir doğu devleti olarak varlığını sürdürebilmek üzere, bütün yatırımlarını Balkan yarımadasına doğru yapıyordu . Roma İmparatorluğu sonrasında ortaya çıkan Hrıstıyan –Yahudi kavgasının önce İsrail’i yıkması , daha sonraki aşamada da iki bin yıl boyunca Avrupa kıtasını din savaşları ile bir çok kanlı olaya sürüklemesi üzerine , hem Hrıstıyanlar hem de Yahudiler güçlerini artırmak üzere , Avrupa kıtasının yanıbaşındaki merkezi alan topraklarına yöneliyorlar ve bu bölgede kurulu bulunan merkezi imparatorluk olarak Osmanlı devletinin varlığını tehdit ediyorlardı . Balkan ülkelerinin büyük çoğunluğunun Hrıstıyan olması ve Endülüs sonrasında Balkan yarımadasına büyük miktarda Yahudi göçleri olması nedeniyle , aslında Anadolu toprakları üzerinden Asya kıtasında kurulmuş olan Osmanlı devleti ,Hrıstıyan-Yahudi çekişmesi yüzünden Balkanları ana ülkesi yapıyordu.Budurumda Anadolu yarımadası geride kalıyor ve sürekli olarak bir arka ülke muamelesi görüyordu . Arap yarımadası ise, iyice uzakta kaldığı için bu bölgeye ara sıra askeri seferler düzenleniyor ama kalıcı hiçbir yatırım yapılamıyordu . Anadolu bu durumda hiçbir yatırım yapılmayan boş bir alan olarak arka ülke konumunda yüzyıllarca geride kalarak varlığını sürdürüyordu . Osmanlı devleti Avrupa kıtasındaki Hrıstıyan-Yahudi çekişmesinde, Vatikan komutasındaki Hrıstıyan yapılanmasının Avrupa’daki Yahudi varlığını yok etmesini önlemek üzere hem sürekli olarak savaşıyor, hem de devlet yatırımlarını Balkanlara yaparak Avrupa kıtası üzerinde güç kazanmaya öncelik veriyordu . Bugün Balkanlar bölgesi gezildiğinde fazlasıyla Osmanlı eseri görülmesine rağmen ,Anadolu toprakları üzerinde benzeri bir durum görülmemekte, aksine Bizans ve Selçuklu eserlerine Anadolu yarımadasında daha fazla rastlanılmaktadır .
Abdülhamit ,Osmanlı başkentini Balkanların yanıbaşındaki İstanbul’dan Orta Doğu’nun merkezi kentlerinden Şam’a taşımaya karar verirken ,geride kalan iki yarımadayı bir arada tutabilmek üzere Anadolu yarımadasına yönelik önemli devlet yatırımlarını öne çıkarıyordu . Sahil kentlerinde önemli limanlar , bu limanlar ile bağlantılı kara ve demiryolları , Anadolunun batısından doğusuna kadar uzanan kara yolları boyunca telgraf direkleri Abdülhamit döneminde yapılarak , Osmanlının arka ülkesi konumundaki Anadolu yarımadası ön ülke konumuna getiriliyordu .İki Müslüman yarımadayı bir araya getirerek ,Hrıstıyan Avrupa emperyalizmi ile Yahudilerin dünya hegemonyası planları doğrultusunda geliştirilen Siyonizme karşı çıkan Abdülhamit , Anadolu bölgesine yapılan yatırımlar ile Küçük Asya denilen bu bölgeyi dünyaya açıyor ve Balkanlar elden çıkarken , Anadolu üzerinden Arap yarımadası üzerinde yeniden bir hegemonya tesis ederek , Osmanlı devletini değişen koşullarda yaşatmaya çalışıyordu . Jeopolitik ve stratejiyi iyi bilen bir padişah olan Abdülhamit dünya kavgasının doğuya doğru kaydığını görüyor ve bu nedenle Balkanların elden çıktığını fark ederek bütün Asya kıtasına yönelik bir strateji izleyerek, küçük Asya topraklarında modernleşme doğrultusunda önlemlerini alıyordu .Emevi İmparatorluğunun başkenti olan Şam’ı yeniden başkent olarak öne çıkartmak isteyen Abdülhamit ,bu planı doğrultusunda Berlin-Bağdat demiryolu projesini devreye sokarken , Alman devletinin gücünü İngiltere , Fransa ve Rus devletlerine karşı kullanmaya çalışıyordu . Siyonizmin Macaristan merkezli devreye girmesinden sonra , Balkan Yahudilerinin Siyonizme doğru kayma göstermesi üzerine Abdülhamit aynı zaman İslam halifesi olduğu için , bir halife olarak İslamın yeniden güçlü bir biçimde örgütlenmesini gündeme getiriyor ve bu yüzden de Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrimüslim ve lövanten kesimlerin çok büyük tepkilerini çekerek iktidarını tehlikeye atıyordu . Balkanlardaki Hrıstıyan nüfusun Vatikan ile işbirliği yapması üzerine Abdülhamit bir İslam halifesi olarak İslamın güçlendirilmesine çalışıyor ve eski Emevi devletinin başkenti olan Şam kentinde Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kurmaya hazırlanıyordu .
Balkan ülkeleri teker teker Osmanlı imparatorluğundan koparken , Balkanlardaki son Osmanlı merkezlerinden birisi olan ve daha sonraki aşamada bir Yunan kenti haline gelen Selanik kenti sahip olduğu Balkan ve Avrupa birikimi ile tam bu aşamada devreye girerek , Abdülhamit’in Osmanlı devletini bütünüyle tam bir İslam devletine dönüştürme planlarına karşı çıkıyordu , Abdülhamit İstanbul’daki başkenti Şam’a taşımadan önce Selanik kentinde gayrimüslüm unsurların ve batıcı bazı gizli ve kapalı derneklerin öncülüğü ile bir ordu hazırlanarak Selanik’ten İstanbul’a gönderiliyordu . İngiltere’nin yakın ilgisiyle örgütlenen bu girişimin devreye girebilmesi amacıyla İstanbul kentinin tam ortasında bir İslamcı görünümlü bir isyan hareketi ,İngiliz istihbarat örgütünün gizli düzenlemeleriyle ortaya çıkarılıyor ve bu ayaklanma hareketi bahane edilerek , Selanik’te örgütlenen yeni bir ordu yapılanması İstanbul’a gönderilerek , Osmanlı devletinin başkentinin Şam’a taşınması planının önü kesiliyordu . Balkanlar olmadan İstanbul’un başkent olamayacağını iyi bilen Abdülhamit ,başkenti Şam’a taşımak için yeni plan ve projeleri devreye sokarken , Selanik’te toplanan Osmanlı devletinden arta kalan eski Osmanlı gayrimüslimleri kendi geleceklerini sağlama alabilmek için öne geçiyorlar ve bu doğrultuda Abdülhamit’in yeni Şam devletini önlemek doğrultusunda ,hem İngiltere ve Vatikan ile hem de İsrail’i kurmak üzere yola çıkmış olan Siyonist lobilerle işbirliği yapıyorlardı .İstanbul’da tezgahlanan ayaklanmayı bahane ederek bu kente gelen Hareket ordusu duruma müdahale ettikten sonra , Osmanlı ülkesinde yaşayan bütün gayrimüslim unsurları temsil eden beş kişilik heyet batı dünyasından aldığı desteklerle ,Osmanlı devletinin en güçlü padişahı olan Abdülhamit’i tahttan indirerek Selanik kentinde hapse mahkum ediyordu . Balkan kökenli İttihat ve Terakki yönetimi ,kendi içindeki gayrimüslim unsurlar yüzünden böylesine bir emperyal manevrayı önce seyirci kalmaya tercih ediyor ama devletin çöküşünün hızlanması üzerine Abdülhamit’in haklılığı anlaşılınca , bir ay sonra Abdülhamit’i yeniden tahta geçirmeye çalışıyor ama içeride örgütlenmiş olan batılı istihbarat servisleri böylesine karşı bir manevraya izin vermeyerek Abdülhamit’i devre dışı bırakıyorlardı .
Abdülhamit’in tahttan indirilişi bir anlamda Osmanlı devletinin sonu olmuş ve imparatorluğu yeniden kurmaya yönelmiş olan Abdülhamit’in devre dışı kalmasıyla birlikte , Şam merkezli iki yarımada imparatorluğu oluşturma projesi geride kalmıştır . Abdülhamit tıpkı Emevi İmparatorluğu gibi, yeni bir Osmanlı İmparatorluğunun Orta Doğu bölgesinde tesis edilebileceğini bütün dünyaya göstermek isterken , batı emperyalizmi destekli Osmanlı gayrimüslimleri buna izin vermeyerek Abdülhamit’in önünü kesmişler ve böylece gayrimüslim yapılanmaların Osmanlı devleti sonrasında Orta Doğu bölgesinde gerçekleştirilmesinin önünü açmışlardır . İngiliz-Fransız işbirliğine karşı Alman devleti ile ortaklığa giderek Bağdat demiryolunun yapılmasını Abdülhamit örgütlemiştir . Ne var ki , tam Bağdat demiryolu inşaatının bittiği günlerde ve Alman ordusunun tren yolu aracılığı ile Bağdat’a gelmesinin sağlanacağı noktada ,Abdülhamit tahttan indirilerek Şam merkezli yeni Osmanlı devleti projesi devre dışı bırakılmıştır . Bu durumdan Siyonistler de yararlanmasını bilmişler , Abdülhamit sonrasında hem Filistin’e Yahudi göçü daha da hızlanmış , hem de Siyon katır birlikleri hem Suriye’de hem de Çanakkale de savaşarak Orta Doğu’nun geleceğinde Siyonistlerin de bulunacağı mesajını dünya kamuoyuna yansıtmışlardır. İngilizlerin işgali altındaki Kıbrıs adasında bir Yahudi krallığı kuramayan Siyonistler , Basel kararları doğrultusunda Filistin’de üçüncü kez bir İsrail devletinin kurulabilmesi için yoğun lobi çalışmaları ile uluslar arası alanda etkili olmuşlardır . Bunun sonucunda , Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulamayan Yahudi devleti ancak ikinci dünya savaşı sonrasında Amerikan ordusunun Orta Doğu’ya gelmesi üzerine kurulabilmiştir .Abdülhamit’in Şam devleti kurulabilseydi hiçbir biçimde gündeme gelemeyecek olan üçüncü İsrail projesi , Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sonrasında gerçekleştirilebilmiştir .
Abdülhamit’iin tahttan indirilmesini Balkan gayrimüslimleri aracılığı ile örgütleyen İngiltere ,Abdülhamit sonrasında Anadolu ve Arap yarımadalarında gizli servislerini yoğun bir biçimde çalıştırarak , Anadolu yarımadası üzerinde Türkçülük akımını , Arap yarımadası üzerinde de Arapçılık akımını örgütleyerek , iki yarımadanın birbirinden ayrı bir kimlik doğrultusunda geleceğe dönük yeni bir siyasal yapılanmaya doğru yönlendirilmesini sağlamıştır . Arap ülkelerindeki şeyhleri ve aşiretleri Osmanlı devletine karşı kışkırtarak bir anlamda Arap milliyetçiliğinin öncülüğünü yapan İngiltere , benzeri bir biçimde , hiçbir ideolojisi olmadan Osmanlı topraklarını savunmak üzere kurulmuş olan İttihat ve Terakki cemiyetini de Türkçülük ideolojisine yönlendirerek , geride kalan Osmanlı toprakları üzerinde İslam üzerinden bir birlikteliğin önüne geçme doğrultusunda , Anadolu ve Arap yarımadalarının birbirinden uzaklaşmalarını sağlamıştır . Böylece bölünmüş ve parçalara ayrılmış bir Orta Doğu coğrafyasını Osmanlı imparatorluğu sonrasında on ayrı devlete bölmek kolay olmuş , Türk ve Arap milliyetçiliği doğrultusunda iki yarımada birbirinden uzaklaştırılırken , İngilizler ile Fransızlar kendi çıkarları doğrultusunda bir harita çizerek merkezi alanın yeni patronları olmuşlardır . Bu durum ikinci dünya savaşına kadar devam etmiş ama ABD’nin bölgeye bir süper güç olarak gelmesiyle ve İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte , merkezi alanda hegemonya ABD-İsrail ikilisinin eline geçmiştir . ABD’nin yönetiminde Siyonist lobilerin etkin olması nedeniyle Siyonizm, ikinci dünya savaşı sonrası dönemin orta dünyadaki önde gelen gücü haline gelmiştir . Siyonistler Abdülhamit’in tahttan indirilmesini gerçekleştirdikten sonra , üçüncü İsrail projesini gerçekleştirmişler ve bugünkü aşamada Büyük İsrail imparatorluğunu kurmak üzere Suriye’de dıştan güdümlü bir iç savaşı örgütleyerek Şam kentinin önüne gelmişlerdir . Abdülhamit’in yeni Osmanlı başkenti yapamadığı Şam kentinin bugün Siyonistlerin yeni merkezi konumuna getirilmesi söz konusudur .
Sovyetler Birliğinin dağıtılması sonrasında gündeme getirilen küreselleşme döneminde kuzeyden gelen emperyal güç olan Rusya’yı bölgeden çıkarmak , İran’ın Şii emperyalizminin önüne geçmek ve bir doğu gücü olarak Çin’in merkezi alana girmesini önleme doğrultusunda körfez savaşları ile başlatılan savaş döneminde çatışmalar Irak üzerinden bölgeye yayılmış , Arap baharı kışkırtmaları ile bütün İslam ülkeleri ve merkezi coğrafya tehdit altına alınmış ve Irak’ın çökertilmesinden sonra sıra Suriye’nin parçalanmasına gelmiştir . Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasından sonra merkezi alanda meydana gelen otorite boşluğu, bir süre Sovyetler Birliği ile dengelenmeye çalışılmış ama bu büyük doğu blokunun dağılmasından sonra yeniden orta dünyada otorite boşluğu kendiliğinden gündeme gelince , Amerika Birleşik Devletleri bu kez orduları ile gelerek bölgede İsrail’in güvenliği ve şirketlerinin petrol çıkarları doğrultusunda savaşmaya başlamıştır . ABD ordularının on yıl süre ile İsrail için Orta Doğu da savaşması üzerine , Amerika Birleşik Devletleri süper güç olma şansını elinden kaçırmıştır . Siyonist lobiler ABD’yi Orta Doğu bölgesine kilitleyince , Avrupa,Afrika ve Latin Amerika kıtalarındaki ABD hegemonyası sarsılmış , Rusya,Çin,Hindistan ve Brezilya gibi büyük ülkeler yeni süper güçler olarak, dünya siyaset sahnesindeki yerlerini almışlardır . Osmanlı gibi Sovyetlerin de haritadan çekilmesiyle batılı emperyalist güçler ile Siyonist lobiler Orta Doğu bölgesinde karşı karşıya gelmişlerdir . Bu durumun sonucunda ,ikinci dünya savaşı sonrasında İsrail’in kurulması üzerine merkezi bölge sürekli bir savaş alanına dönüşmüştür . Abdülhamit’in Şam devleti projesi gerçekleştirilseydi hiçbir zaman görülemeyecek bazı siyasal gelişmeler, Abdülhamit ve Osmanlı devleti sonrası dönemde birbiri ardı sıra bölgede gündeme gelen sıcak olaylar aracılığı ile gerçekleşme aşamasına gelmiştir . Emperyalizmi ve Siyonizmi yakından izleyen Abdülhamit ,bunların önüne geçmek istemiş ama o günün koşullarında emperyalist dış güçler ile ortaklığa giren mandacı iç güçler yüzünden tahtını koruyamamıştır .Bunun sonucunda hem Bağdat hem de Şam gibi devlet merkezleri emperyal savaşlar ile yıkılmıştır .
Suriye iç savaşı bugünlerde bütün şiddeti ile sürüp giderken ,Orta Doğu planları çatışmakta ve bu yüzden de bir türlü merkezi alanda kamu düzeni ve güvenliği tesis edilememektedir . Zamanın getirdiği değişimi iyi gören Abdülhamit Osmanlı devletinin geleceğe dönük güvenliğini Anadolu ve Arap yarımadalarının Şam kenti merkezli bir yeni yapılanmaya yönlendirilmesiyle sağlanabileceğini herkesten önce görerek önlemlerini alınca , İngiliz emperyalizminin manevraları ile karşı karşıya kalmıştır . Kıbrıs’ı işgal eden İngilizler bu ada üzerinden bütün bölgeye yayılarak Osmanlı devletinin ortadan kaldırılmasını gerçekleştirecek planlı adımları atmışlardır .İngilizler bin kilometrelik uzun bir sınır çizerek Türkleri Anadolu’ya hapsetmişler , Arap yarımadasında da petrol şirketlerinin istekleri doğrultusunda sınırları çizmişlerdir . Abdülhamit’in iki yarımada üzerinde yeni Osmanlı devleti oluşturma planını önleyen İngilizler , İttihatçıları Türkçü yaparak Anadolu yarımadasına yönlendirmiş Arap şeyhlerine de yeni devletler kurarak Arap yarımadasından Osmanlıların geri çekilmesini sağlamışlardır . Arap yarım adası dörde bölünürken , körfezdeki şeyhliklere bağımsızlık verilerek bunlar yedi kız kardeş adı verilen petrol şirketleri ile evlendirilmişlerdir . Yedi petrol şirketinden birisi ile anlaşan körfez şeyhlikleri bağımsız devlet olarak tanınmış ve petrol istasyonu görünümünde bir çok devletçik kurularak , petrol şirketlerinin çıkarları en üst düzeyde gerçekleştirilmiştir . Soğuk savaş yıllarında İngiltere’nin patronluğunda yeni Orta Doğu düzeni yirminci yüzyılın sonlarına doğru devam etmiş ama İsrail’in kurulmasıyla devreye giren Büyük İsrail projesi yüzünden her şey alt üst olmuştur . ABD ile ortak hareket eden İsrail , İngiliz ve Fransızların kurmuş olduğu Orta Doğu düzenini kendi çıkarları için değiştirmek istediğinden , küreselleşme aşamasında Orta Doğu savaşları öne çıkmıştır.
Orta Doğu savaşlarının son aşamasında ,Hrıstıyanlık açısından kutsal bir ülke olarak kabül edilen Suriye iç savaşı giderek tırmanma ve bölgeye yayılma aşamasına gelmiştir . Romalıların merkezi alanı işgali sırasında ortaya çıkan Hrıstıyanlık ,önce Suriye ‘de yayıldığı için bütün Hrıstıyan dünyası bu ülkeyi din açısından kutsal bir yer olarak görmekte ve bu yüzden Suriye’de yeni bir İslam ya da Musevi hegemonyası istememektedir .Bu nedenle , Vatikan savaşa karşı ısrar edince hiç bir Hrıstıyan devlet Suriye iç savaşına müdahale etmemiştir . Ne var ki , İsrail’in öncülüğündeki Siyonist lobiler sürekli olarak Amerika üzerinden katı dinci terör örgütleri kurdurarak , Suriye’yi hiçbir biçimde Hrıstıyanlara bırakılmayacak derecede çökertmenin yollarını ararken , Abdülhamit’in başkent yapamadığı Şam kenti ,yeni dönemde kendisini Irak-Şam İslam devleti olarak tanıtan bir terör örgütünün hedefi konumuna gelmiştir . Irak-Şam İslam devleti adıyla ortaya çıkan bir terör örgütü şimdiye kadar gerçekleştirdiği saldırılar ile , Irak ile birlikte Suriye devletini de çökertirken , Şam’ı ele geçirerek İslam dünyasının merkezi yapacağını ileri süren bu terör örgütü ,Şam ile birlikte Suriye devletinin de yıkıma doğru sürüklenmesine giden vahşi bir savaşı bölgede tırmandırmaktadır . Abdülhamit’e Şam kentini bırakmayan gayrimüslim kesimler , var olan siyasal düzeni yıkmakta bu yeni terör örgütünü kullanmakta ama Şam kentini de yavaş yavaş İsrail işgaline hazırlamaktadırlar . Türkiye’yi Suriye savaşına çekerek Arap ve İslam dünyasına karşı kullanabilmenin çabası içinde olan ABD-İsrail ikilisi ,Suriye devletini kesin olarak parçalama doğrultusunda Halep kentini Türklere bırakır görünerek , Türkiye’nin gücünden Araplara ve İslam dünyasına karşı yararlanabilmenin yollarını aramaktadırlar . İngilizlerin Araplar ile Türkler arasına bin kilometrelik bir sınır çizmesinden memnun kalmayan ABD-İsrail ikilisi , Türkler ile Araplar arasına yeni bir ulus devleti tampon bir mekanizma olarak yerleştirme doğrultusunda Kürt asıllı toplulukları emperyalist bir plan doğrultusunda devletleştirerek bölge devletlerine karşı kullanmaya çalışmaktadırlar .İran ve Türkiye’ye karşı bir tampon mekanizma oluşturacak böylesine yeni bir devletin temelleri Kuzey Irak’ta atıldıktan sonra , bölgedeki petrolün Akdeniz’e akmasına sağlayacak bir koridor açılmaya çalışılmakta ve bu doğrultuda Kuzey Irak’tan sonra bir de Kuzey Suriye meselesi çıkartılarak , merkezi coğrafya haritası ABD-İsrail ikilisinin çıkarları doğrultusunda yeniden çizilmeye çalışılmaktadır .
Orta Doğu yeniden yapılanmaya doğru zorlanırken , Bizans döneminden kalma bir adlandırma ile Doğu Akdeniz bölgesi Levant olarak yeniden düzenlenmeye çalışılmakta , Akdeniz’in batısında yer alan emperyal Hrıstıyan devletler dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz’de yeni bir yapılanmaya giderken , Doğu Akdeniz’in merkezi konumundaki Suriye’yi geleceğin Levant yapılanmasının bir parçası olarak görmektedirler . Suriye’nin başkenti olan Şam kenti Bizans döneminde merkezi bir konuma sahipken , sonraki aşamada İslamiyet’in çıkışı ile birlikte Emevi İmparatorluğuna da başkentlik yapmıştır .İspanya’da bir Müslüman devlet olarak Endülüs kurulurken , Emevi devletinin merkezi olan Şam kenti, bu konuda Endülüs devletine fazlasıyla yardımcı olmuştur . Avrupa’daki Hrıstıyan-Yahudi çekişmesinin Orta Doğu’ya doğru taşınması aşamasında , Şam kentini merkeze alarak Osmanlı devletinin , Türklerin ve Müslümanların çıkarlarını korumak isteyen Abdülhamit’in , böylesine bir savunma projesini gündeme getirmekte, ne kadar haklı olduğu sonraki olayların gelişimi ile kanıtlanmıştır. Tarih boyunca Hrıstıyanlarla kavga eden ya da çekişen Musevi gruplar, İslamın ortaya çıkışı sonrasında bu tek tanrılı dini Hrıstıyanlara karşı kullanabilmenin arayışı içinde olmuşlardır . İspanya yarımadasındaki Endülüs devletinin Hrıstıyan devlet ve topluluklar ile süren savaşlarla dolu olan yedi asırlık tarihi bu açıdan ilginç örnekler taşımaktadır . Aynı doğrultudaki siyasal gelişmelere Osmanlı tarihinde de rastlamak mümkündür .Osmanlı gücünü Tanrının kılıcı olarak Avrupa’daki Hrıstıyan hegemonyasına karşı destekleyen Musevi topluluklar , bugün Hrıstıyanların Orta doğu’ya girmesinin önlenebilmesi doğrultusunda gene işbirlikçi ve mandacı Müslüman kesimleri kullanmaya çalışmaktadırlar .
Abdülhamit’in Yeni Osmanlı İmparatorluğuna başkent yapamadığı Şam kenti , Orta Doğu’da son dönemde sürüp giden savaşlar doğrultusunda Büyük İsrail’in mi , yoksa Lövanten kesimlerin Hrıstıyan devletlerin desteği ile gerçekleştirmeye çalıştıkları Lavant Federasyonunun mu başkenti olacağı daha belli olmamıştır . Bu arada , ABD-İsrail ikilisinin Avrupa Birliği , Rusya Federasyonu ve Büyük Alman Birliği girişimlerine karşı İsrail-Fransa işbirliği ile yavaş yavaş gündeme getirilmeye çalışılan Akdeniz Birliği’ne mi Şam’ın başkent olabileceği de tartışma alanına girmiştir . Bölünecek Türkiye’den gelecekte ortaya çıkabilecek Trakya ,İyonya ,Likya ve Klikya gibi eski Bizans eyaletlerinin yeniden özerk ve bağımsız bir yönde gündeme getirilmesiyle birlikte Akdeniz Birliği’nin doğu bölgesi örgütlenmesinin tamamlanabileceği düşünülmektedir . Bugün Suriye de devam etmekte olan savaşın uzayıp gitmesinin arkasında geleceğin jeopolitik yapılanmasının hesaplaşması bulunmaktadır . İsrail’in son zamanlarda Lübnan’a yönelik bir harekata hazırlanması ve bu ülkeyi kendisine bağladıktan sonra Şam kentine yönelik bir askeri harekata kalkışması, kutsal kitaplarda yer alan Armegeddon senaryoları ile açıklanmaya çalışılırken , bu kutsal savaşın cereyan edeceği yer olarak Suriye’deki Megiddo ovası adres olarak gösterilmektedir . Suriye savaşı tırmandırılırken Şam kentinin geleceği giderek belirsizleşmekte , böylesine bir kaos ortamı planlı olarak yaratılırken , var olan savaş düzeninin bir büyük üçüncü dünya savaşına dönüştürülebilmesi için Neo-con lobiler ,silah ve petrol şirketleri tarafından desteklenen Irak- Şam İslam devleti yapılanması Suriye’yi iyice yaşanmaz bir ülke haline sürüklemektedir .Bu durumda , Türkiye böylesine emperyal ve Siyonist bir savaştan kendisini korumak üzere kesinlikle uzak durmak zorundadır . Türkiye’yi böylesine bir savaşa sürükleyen emperyal baskılara karşı, Türk devleti komşu devletler ile bir araya gelerek yeni bir savunma yapılanmasına yönelmek zorundadır. Türk devletinin kurucusu Atatürk’ün öne sürdüğü gibi, Irak ve Suriye devletleri ile halkları ancak kendi kurtuluşlarını sağladıktan sonra, Türkiye ile bir bölgesel güvenlik ve işbirliği ittifakına giderek, siyasal birlik düzeni oluşturabilirler.